Görülmedik bir yerdi burası. Orman, Buzlu Vadi'nin yosunları gibi yemyeşildi. Diri özsularının bilincinde olan ağaçlar, yüksek ve gururluydu. Bu ağaçların dibindeki bereketli toprak, bir dokuma tezgâhı gibiydi; burada dokunan görkemli halının örgüleri, yerde sürünen asma kıvrımları; resimleri de canlı çiçeklerdi. Yüklü dallarıyla ağaçlar, fundalıklar, eğreltiotları, çayırlar, seslerle dolu hava - tüm bunlar yaşamanın tükenmez kaynaşması içindeydi. Yaprakların örgüsü arasında, güneş, bu coşkun yeşilliği dokuyan kanatlı bir mekik gibiydi. Ey yorulmak bilmez dokumacı! Nereye gidecek dokuduğun bu dalga dalga kumaş? Hangi sarayı süsleyecek? Nedir bu sonu gelmeyen çalışma? Konuş, dokumacı! Durdur elini de söyle, bir tek söz söyle! Hayır, söylemiyor. Mekik işliyor boyuna; resimli dokular çıktıkça çıkıyor tezgâhtan; pırıl pırıl halı durmadan akıyor sular gibi. Boyuna dokuyor dokumacı Tanrı. Kendi işinin gürültüsüyle sağır olmuş, hiçbir insan sesi duymuyor. Dokuma tezgâhını seyreden bizler de sağır olmuşuz uğultusundan. Ancak iyice uzaklaşabilirsek duyuruyoruz içinde konuşan binbir sesi. Yeryüzündeki tüm fabrikalar da böyledir. Hızla işleyen mekikler arasında duyulmayan sözler, duvarların dışına çıktık mı, bir bir duyulur açık pencerelerden. Nice hainlikler böyle açığa vurulmuştur. Ey insanoğlu! Gözünü dört aç öyleyse. Çünkü şu koca dünya tezgâhının bunca gürültüsü arasında, senin en gizli düşüncen bile, ta uzaklardan duyulabilir...