Çocukken geleceğe pek kafa yormayız. Bu masumiyetimiz sayesinde çoğu yetişkinin aksine hayatın tadını çıkarabiliriz. Gelecek kaygısı duymaya başladığımız gün, çocukluğumuzu geride bıraktığımız gündür.
Bir Edema Ruh olarak büyümenin en zor tarafı da buydu. Gittiğimiz her yerin yabancısıydık. Çoğu insan bizi serseri ve dilenci olarak görür, hattâ bazıları bizi hırsız, kafir ve fahişe yerine koyardı. Haksız yere suçlanmak zordur, ama hayatlarında bir kitap açıp okumamış veya yaşadıkları yerden yirmi kilometre bile uzaklaşmamış kişilerin sana tepeden bakması daha da zordur.
Sen hakikat ile cezbedici bir yalan arasındaki çizginin ne kadar ince olduğunu herkesten iyi bilirsin. Tarih ile keyifli bir hikâyenin arasındaki çizginin de.
"Aptal oyuncağı! Kendini beğenmiş amirallerin, komutanların, kaptanların çocuk oyuncağı! Dünya övünüyor seninle, senin marifetlerin ve gücünle. Ama nedir sanki senin yaptığın? Bu uçsuz bucaksız dünyada, seni tutan elle birlikte bulunduğunuz ufacık, zavallı yeri gösterebiliyorsun ancak. Bundan kıl kadar öteye geçebilir misin sanki? Bir damla suyun, bir kum tanesinin yarın öğle vakti nerede olacağını söyleyemezsin. Ama bu yetersizliğinle kalkmış, güneşe meydan okuyorsun gene de. Bilim ha! Lanet olsun sana, anlamsız oyuncak! İnsan gözünü, yukarılara gökyüzüne doğru diktiren araçların hepsine lanet olsun! Benim şu yaşlı gözlerim, senin ışığınla şimdi yandığı gibi ey güneş, o gökyüzü de diri aydınlığıyla bizi yakıyor! İnsan gözünün rahatça bakabileceği yer, bu dünyanın ufkuyla bir düzeydedir; ufuktan yana çevrilidir insan gözü. Tanrı göklere bakmamızı isteseydi, başımızın tepesine kordu gözlerimizi. Lanet olsun sana!