Auri düşünme sandalyesinde oturup pirinç çarka dik dik bakarak epey zaman geçirdi. Parıltısıyla sıcak balı andıran çark o sarı ışıkta pek usluydu. Yine de genç kız ona dik dik bakmaktan vazgeçmedi. Sanki suç ondaymış, her şeyi berbat eden oymuş gibi.
Sonunda küskünlüğü geçti. Gerçeği anlayacak kadar sakinleşti.
Akıntıya karşı yüzemez veya rüzgârın yönünü değiştiremezdin. Peki ya bir fırtına çıkarsa? Eh, o zaman yelken açmayıp gemiyi hazırlar ve sintine basardın. Auri bu haldeyken her şeyi allak bullak etmekten başka ne yapabilirdi ki?
Auri dünyanın gerçek düzenine sırt çevirmişti. Önce kendini toparlardın. Sonra evini. Sonra gökyüzünün sana ait olan köşesini. Ondan sonra...
Doğrusu genç kız o zaman ne olacağını bilmiyordu. Fakat ondan sonra dünyanın en iyi imal edilmiş ve yağlanmış bir çarklı saat gibi biraz kendiliğinden işlemeye başlayacağını umuyordu. Olmasını umduğu şey buydu. Çünkü bazı günler kendini bitip tükenmiş hissediyordu. Sırf kendisi olmak, dünyanın doğru düzgün dönmesi için yalnız başına çalışıp didinmek onu çok yormuştu.
Yine de ya surat asacak ya da yelken açacaktı.