"Askerlik sonrası artık İstanbul'da kalmak istemiyor, Anadolu'ya dönmek istiyordum. Elazığ'a giderken evlendim. İstanbul'un maddi ve manevi kirlenmişliğinden uzaklaşırken, birçok dostum taşrada yapamayacağımı söylüyor, hatta İstanbul'dan ayrılmayı imkansız bir serüven, bir intihar olarak görüyorlardı. Oysa benim yüreğimde hiç bir mekana "bağlılık duygusu" yoktu: "Milletim nev-i beşer, vatanım rûy-i zemin"di. Arkaya bakmamı gerektirecek bağlılıklarım ve zorunluluklarım da yoktu. Yüzüm geleceğe dönüktü. Garaudy'nin dediği gibi "atalarımın ocağından külü değil, ateşi almalıydım". Bu ateş ise ocağın korunması için değil, yüreğimin aydınlatılması içindi. Dünyanın en ücra köşesinde de olsam şayet birkaç dostum ve okuyacağım nitelikli kitaplar varsa, orası benim için bir yurttu. İstanbul'un görkemi, tarihsel dokusu, Boğaz'ı, Babıâli'si, farklı yüzleri, daha iyice tanımadığım semtleri, kısaca kimilerinin şehrin ruhu olarak nitelendirdiği şeyler, benim için çok fazla bir anlam ifade etmiyordu. Benim tinsellik anlamım tarihsel doku ve tabiatta değil, doğrudan bilinçte, zihinde, zihinsel ve toplumsal devinimdeydi"
Ümit Aktaş, Okuma Serüveni, s. 113-114.
....
doymaz mı büyük balık küçük balığa
ama gördüm ya sonunda
derya içindeki deryayı
büyük balık küçük balık peşindeydi ya
birleşince küçük balık yüzlercesiyle
şaşırıp kaldı büyük balık
şaşırıp kalmadım amma
ne de keskinleşmiş dişleri ol mahilerin
unutulmaz bir deniz anası gibi büyüdü gövdeleri
kıymık kıymık oldu gövdesi büyük balığın
anladım
nice olsa da
denizde kum, büyük balıkta pul
birleşince
edemezmiş küçükleri kendine kul