Bakır kalaylamaktan kararmış eliyle dükkânın önündeki
iki küçük ahşap kürsüden birini gösterdi.
"Ayakta dikilme yabancı, gel şöyle otur."
Onunla gevezelik edecek vakit değildi.
"Misafirperverliğin için sağ ol," dedim edeplice. "Ama oturacak halim yoktur. Beklediğim gelmek üzere." Gülümsedi, ablak yüzünde derin bir bıçak kesiği gibi duran ağzı aralandı, alttan ikisi eksik sarı dişleri çıktı ortaya.
"Ayakta durursan daha mı tez gelecek sanırsın beklediğin?"
Belli ki tecrübesiz bir seyyah sanmıştı beni. Adam azarı hak etmişti doğrusu, yine de anlayacağı dilden konuştum.
"Tez gelmez elbet," dedim ben de gülümseyerek, "ama eğer gösterdiğin kürsüye oturursam onu beklemenin zevkini seninle paylaşmış olurum. Oysa o zevk sadece bana bahşedilmiştir.
"Uyum güzelliktir. Uyum, suyun özelliğidir. Su, sabrın simgesi, istiridyenin yurdudur. Su olmasaydı, inci de olmazdı. Sabırlı ol ki istiridye gibi inciler yapasın."
"İki âlem vardır: İlki varlık âlemi, ikincisi mana âlemi.
Varlık âlemi gündüz gibidir, olanı biteni açıkça görürsün, kendini kolayca ele verir. Mana âlemi ise gece gibidir, onu bulmak için mutlaka gönül ışığını yakman gerekir." Gönül ışığını değl, tam tersine akıl ışığını yakmam gerekiyordu.