"Ölümü severdim. Ölümle oyun oynamayı severdim. Dağların karanlık tepelerine tünerdim; kanatlarımı kapatıp bir taş gibi kendimi boşluğa bırakırdım. Ama bu düşüşü sonuna kadar götürmezdim.
Hala korkarım. Yalnızca başkalarının ölümünü severdim.
Kendi ölümümü sevmeyi çok sonra öğrendim, çok sonra."
"Zaman yırtılıyor. Çocukluğun puslu toprakları nerede? Ya o karanlık uzaydaki eliptik güneşler nerede? Boşluğa düşmüş yol nerede? Mevsimler anlamlarını yitirdi. Yarın ? Dün ? Bu sözcüklerin anlamı ne? Yalnızca şimdiki zaman var. Bir bakıyorsunuz kar yağıyor. Bir bakıyorsunuz yağmur. Güneş açıyor, rüzgar esiyor. Tüm bunlar şimdide. Bunlar olmadı, olmayacak .Şimdi var. Hep var. Hepsi birden var. Çünkü olaylar bende yaşıyor, zamanda değil. Ve bendeki her şey şimdiki zamanda."
"Yürüyordum. Yürüyen başka insanlarla karşılaşıyordum. Herkes aynı yöne gidiyordu. Öylesine hafiflerdi ki, ağırlıkları yok sanırdınız. Köksüz ayakları asla yaralanmazdı. Bu yol ülkesini, evini barkını terk edenlerin yoluydu. Bu yol hiçbir yere gitmiyordu. Sonu olmayan uzun ve geniş bir yoldu. Dağlardan, şehirlerden, bahçelerden geçip ardında iz bırakmadan uzayıp gidiyordu. Arkamıza dönüp baktığımızda yok oluyordu. Yol yalnız önümüzdeydi. Yolun iki yanında çamurlu, engin tarlalar vardı."