Bunları yazarken, genel olarak epey iğrenç göründüğümü söyleyebilirim. Henüz tamamen solucana dönüşmemiş bir yaratığım, bir ön-solucanım denebilir. Bedenim yedi metre uzunluğunda ve çapı iki metreden fazla, büyük bölümü bölütlü ve bir ucunda, insan boyu yüksekliğinde Atreides yüzüm yer alıyor, yüzümün hemen altındaysa kollarım ve ellerim var (hâlâ insan kolları ve elleri gibiler). Bacaklarım ve ayaklarım mı? Onlar köreldi. Yüzgece benzer şeylere dönüşüp gövdemin diğer ucunda kaldılar. Bedenimin ağırlığı,eski ölçüye göre yaklaşık beş ton. Bunları söylüyorum, çünkü tarihçilerin ilgileneceğini biliyorum.
Altın Yol ne? diye soracaksınız.
Altın Yol insanoğlunun varlığını sürdürebilmesinden başka bir şey değil. Bu yol her zaman için, insanoğlunun geleceğini ve oradaki tuzakları görebilen biz kâhinlerin sorumluluğunda olmuştur.
Varlığını sürdürebilmek.
Sıradaki koşucunun ismi Kwuteg idi; Arrakis'te kökü Dune çağına dek uzanan, kadim ve saygın bir aileye mensuptu. Kwuteg'in atalarından biri Tabr Siyeçi'nde ölü-damıtıcısı şefliği yapmıştı, ama aradan üç bin yıldan fazla zaman geçtikten sonra artık buna inanan pek kalmamıştı. Kwuteg uzun ve zayıf bedeniyle mükemmel koşuyor, uzun adımlar atıyordu. Kartalı andıran yüzünün arkasında uzun siyah saçı dalgalanıyordu. Arkadaşları gibi o da siyah ve dar bir yün eşofman giymişti. Eşofman altı, kalça hareketlerini ve kaslı uyluklarını, aldığı derin ve düzenli solukları belli ediyordu. Tanrı İmparator'un Sareer'deki Kalesi'nin insan yapımı uçurumundan inerken sağ dizini incittiğini gösteren tek belirti, normalden yavaş koşmasıydı.
Bu sabah, artık var olmayan bir gezegene ait bir diyarda, atların yayıldığı bir ovanın kenarındaki bir yurt çadırında doğdum. Yarın başka bir yerde, başka biri olarak doğacağım. Henüz seçim yapmadım. Ama bu sabah... ahhh, bu hayat! Gözlerimi odaklamayı öğrenince, ezilmiş çimenlere vuran gün ışığına baktım ve hayatlarının tatlı uğraşlarıyla meşgul olan gayretli insanlar gördüm. Ne oldu... ah, eskilerin bütün o gayretkeşliğine ne oldu?