Yu Hua’nın “Yaşamak” adlı eseri, insanın kader karşısındaki çaresizliği ve hayatta kalma mücadelesinin en yalın, en çarpıcı ifadesidir. Fugui’nin hayatı üzerinden anlatılan bu hikâye, bir bireyin değil, bir halkın, bir milletin tarihini yansıtan bir ayna gibidir. Çin’in sosyo-ekonomik ve siyasi dönüşümleri, toplumsal dramın arka planında şekillenirken, her kayıp, her acı insan ruhunun dayanma gücünü bir kez daha sorgulatır.
Roman, zengin bir toprak sahibi olan Fugui’nin, kumar ve sorumsuzluk sonucu tüm varlığını kaybetmesiyle başlar. Ancak asıl dramatik yolculuk, bu maddi çöküşün ardından gelen ve bir ömre yayılan kişisel kayıplarla şekillenir. Fugui'nin ailesi birer birer kaderin ellerinden alınırken, o hala "yaşamaya" devam eder. Bu noktada, roman, "yaşamak" kelimesinin altında yatan derin anlamı sorgular: Yaşamak, sadece nefes alıp vermek midir, yoksa tüm acılara rağmen hayata tutunma iradesi mi?
Yu Hua, bu hikâyeyi sarsıcı bir gerçekçilikle anlatırken, okuru duygu seline kapılmaya zorlamaz. Aksine, acıları ve trajedileri o kadar sade bir dille aktarır ki, bu sadelik hikayenin ağırlığını daha da derinleştirir. Fugui’nin başına gelen olaylar, dramatize edilmeden sunulur; çünkü hayatın kendisi zaten yeterince ağırdır. Bu sadelik ve gerçekçilik, romanın etkisini katlayan en önemli unsurlardandır.
“Yaşamak”, sadece bir karakterin bireysel trajedisi değil, aynı zamanda Çin’in sancılı modernleşme sürecinin ve Kültür Devrimi’nin insan hayatları üzerindeki etkisinin güçlü bir eleştirisidir. Yu Hua, bu eleştiriyi ne bir ideolojik manifestoya dönüştürür ne de doğrudan politik bir eleştiri yapar. O, sadece insanları ve onların yaşadığı acıları anlatır, bu da eserin evrenselliğini sağlar. Fugui’nin hikâyesi, yalnızca Çin’e özgü değildir; bu, insanın hayatta kalma