İslam Şeriatı, tüm dünyayı bir savaş alanı görür. Bu savaş, "İslam inanırları"yla "inanmazlar" arasındadır. Şeriat, güçleninceye dek, "mümaşat" yolunu, yani "birlikte barış içinde bulunma"yı kullanır. Bu da bir çeşit "hile"dir. Ama güçlenince, iki yoldan birinin seçilmesini ister insanlardan:
- Ya ölüm,
- Ya da İslâm.
İnanç ve düşünce özgürlüğünün soluğu kesilmiştir o zaman. İslam, hiçbir "din"i "din" olarak tanımaz. Kur’an’ın Tanrısı: "Tanrı’nın dininden başka bir din mi istiyorlar? (Yani hiç olur mu?)" diye sorar (Ali İmran: 83). Sonra: "kim İslam’dan başka bir din isterse, onunki kabul edilmeyecektir hiçbir zaman" der. Ve yine şöyle açıklamada bulunur: "Tanrı katında din, kuşkusuz, yalnızca İslam’dır." Güçleninceye dek şöyle demiştir, "Senin dinin sana, benim dinim bana." (Kâfirim: 6.) "dinde zorlama yoktur…" (Bakara: 256.) Güçlendikten sonraysa, inanmazlar gösterilerek Müslümanlara şu buyruk verilmiştir:
- "… Onları nerede bulursanız orada öldürün!" (Bkz. Bakara 91; Nisâ:89,91; Tevbe:5.)
İran’da mollalar, Şah’a karşı, sol kesimle "mümâşat" yapmıştır (barış içinde birlikte yürümüştür, Şah’a karşı birlikte savaşmıştır). Ama ne zaman ki güçlenmişlerdir; daha önce "ittifak" kurduklarına ne yaptıklarını herkes bilir. Mollalar, İslam Şeriatı’ndaki "hile" yöntemini kullanmışlardır.