Bilmem ki, ne yazmalıyım. Belki biraz iç dökmeliyim, biraz veryansın etmeli biraz da kendi benliğimle yüzleşmeliyim. Kendime tabiri caizse "ben'' demeye başladığım günden bu yana şaşırtıcı bir şekilde 'Ben yeterince tanımıyorum kendimi, bilmiyorum ben, öyle olsa gerek.'' gibi avutucu cümlelerin arkasına sığınır, içimdeki karanlık dehlizden bir habermişim gibi davranırdım. Sanki hissettiğim ya da daha iyi bir ifadeyle hissedemedigim şeylerin ağırlığı, bana üzerine düşünülmesi gereken bir şey gibi gelmezdi. Bu kitap öyle sert bir şekilde çarptı ki sinirlerime, asıl benliğimi kilitledigim hapishanenin kilidini öylesine zorladı ki, bazı şeyleri kabul etmek zorunda kaldım.
Toplum; kendi çıkarını düşünen, kişiye mertebeyle önem veren bencil insanlardan oluşur. Böylece bir avuç cahil kendinde yargılama hakkı bulur. Bu ezelden beri bana oldukça trajedik gelmiştir.
Ama bazı insanlar değer normlarını zorlayarak kendilerini kitlesel cahillikten kurtarır. Umutları ve yaşam aşkları o kadar saftır ki, değişmesi gereken asıl şeyin çevreleri olduğunu fark edemezler. Toplumun normalleri, o şahısları o denli anormalleştiri ki bir zamandan sonra şahıs normalleğin adeta öğretilerinden çıkılmaması gereken bir kutsal kitap olduğunu düşünür. Kendilerini bir ayrık otu, bir yosun gibi hissederler. Ama zamanla gözlerinde büyüttükleri o toplum onları geri dönülmez bir hayal kırıklığına iter.
Hikeydeki başkarekter Martin'in bir türlü kendi yerini bulamaması da bundandır. Farklıdır o, yüreğiyle sever, beyni bir çıkar gözetmez. O bir yere, bir şahsa hitap edemez, varlığı bile ağırlıktır omuzlarına. Bilmek ister, bildikçe hayallerine kavuşacağını sanır. Sever gibidir ama ancak sevdiğini sanır. Nefes alır, yaşadığını sanır. Yaşamak istediği hayatı, ona paranın, aşkının getireceğini sanır.