Emily Brontë’nin tek romanı olan Uğultulu Tepeler, ilk bakışta bir aşk hikâyesi gibi görünse de aslında tutku, sınıf ayrımı, intikam ve insan doğasının karanlık yönleri üzerine yazılmış güçlü bir gotik romandır. Romanın merkezinde Heathcliff ve Catherine arasındaki yoğun bağ yer alır. Ancak bu ilişki romantik bir masaldan çok, saplantı ve yıkımın hikâyesidir.
Brontë, karakterlerini tamamen iyi ya da kötü olarak çizmez. Özellikle Heathcliff, hem mağdur hem de zalim bir karakter olarak edebiyatın en karmaşık figürlerinden biridir. Catherine’in sosyal statüyü aşkın önüne koyması, yıllarca sürecek bir intikam döngüsünü başlatır.
Romanın atmosferi de en az karakterleri kadar etkileyicidir. İngiltere’nin sert ve rüzgârlı fundalıkları, karakterlerin iç dünyalarındaki fırtınaları yansıtır. Doğa, romanda yalnızca bir arka plan değil, adeta yaşayan bir karakter gibidir.
Bence Uğultulu Tepeler, aşkı idealize etmek yerine onun insanı nasıl dönüştürebileceğini ve hatta yok edebileceğini gösteren sıra dışı bir klasik. Okuması zaman zaman zorlayıcı olsa da, psikolojik derinliği ve unutulmaz karakterleri sayesinde etkisini uzun süre koruyor. Bu nedenle dünya edebiyatının en çarpıcı eserlerinden biri olarak kabul ediyor.