Tuğçe

Tuğçe
@Paimonn
there is as yet insufficient data for a meaningful answer
Önceden üzüntü içinde olan yüreğim şimdi neşeye benzer bir şeyle kabarıyordu; “Avare ruhlar, gerekliyse dolaşmanız, dar yataklarınızda durmayın, bu zayıf mutluluğu çok görmeyin ya da beni bu hayatın sevinçlerinden uzaklara yoldaşınız olarak alın” diye bağırdım.
Fakat bir aynaya yansıyan şafak gibi o ruhunu gösteren parlak gözleri nasıl unutmalı? Sabah neşesi olan tebessümünü, mutluluğun göğünde doğmuş iki yıldız olan o gözlerini kaybettikten sonra doğuşlarda, yıldızlarda bir güzellik, bir lezzet düşünemiyordu. Kendisine onsuz gökyüzü, yer, bütün kâinat boş, manasız ve belki ışıksız görünüyordu.
Cennetten kovulan son asi ruhtu o; çünkü Onun fikirleri ve bakışları hep kötüye, aşağıya doğruydu, Cennetin altın taşlarına bakardı kutsal şeylerden ziyade. İnsanoğlu da onun teşviki ve öğütleriyle Ana toprağın derinliklerini Soymaya başladı, daha iyi gömülmüş hazinelere ulaşmaya çalıştı. Çok geçmeden tepelerde derin yaralar açtılar, Ve altın damarlarını bulup kazdılar, çıkardılar.
O zaman kayıp Baş Melek, "Burası mı, bu toprak mı, bu iklim mi?" Diye sordu, "Semavi ışık yerine bu kasvetli karanlığa mı geldik?" Ama şimdi kararı onlar veremiyordu, buna razı olacaklardı, Ondan en uzak yer en rahat yer olacaktı onlara. Burada mantık geçerliydi, güç istediğini yaptırırdı Eşitleri üstüne. Elveda mutlu tarlalar, Her zaman neşe, sevinç dolu yerler! Yağın tepemize korkular! Yağ başımıza Cehennem Dünyası! Ve sen, en derin Cehennem, Yer ve zamanla değişmeyecek Bir akıl getiren yeni sahibini kabul et. Yerinde olan ve kullanılan bir akıl her zaman Cehennemi Cennet, Cenneti Cehennem yapabilir. Nerede olması önemli değil, ben hep aynı olacaksam.