Hayatımın bir döneminin sona erdiğini, aklımın her zaman gerçekçi ve dürüst kalabilen sağlıklı yanıyla seziyordum artık; ama yalnızlıktan korkan telaşlı yanım, bu gerçeği bütünüyle kabul etmeme engeldi.
Bu kötü günlerin geçeceğini, iki oğlan çocuğun dışında, ona benzeyen üç tane de kızım olmasını istediğimi söyledim. Mutlu, kalabalık, neşeli bir ailemiz olacak, yıllarca gülüşerek ve hayatı severek yaşayacaktık. Onun aydınlık yüzünü görmenin, akıllı sözlerini dinlemenin, mutfakta bir şeyler yaptığını işitmenin, bana sınırsız bir yaşama sevinci verdiğini anlattım. “Ağlama lütfen” dedim. “Artık bunların hiçbirinin olamayacağını hissediyorum” dedi Sibel ve gözlerinden daha da hızla yaşlar akmaya başladı. Elimi bıraktı, mendilini çıkarıp burnunu, yüzünü sildi; sonra pudralığını çıkardı ve yüzünü ve göz altlarını bol bol pudraladı. “ Niye bana güvenini kaybediyorsun?” Diye sordum. “Belki de kendime güvenimi kaybettiğim için” dedi.
Daha gençsin. Acılar yüzünden uykusuz kalmak için daha çok erken, korkma. Ama benim yaşıma gelince hayatta pişman olduğun şeyler varsa, sabahlara kadar yıldızları sayarak bekliyorsun. Sakın pişman olacağın bir şey yapma.
Ona yanlış davrandığımı, çok pişman olduğumu, çok acı çektiğimi, aşkın çok kutsal bir duygu olduğunu, bana geri dönerse Sibel’den ayrılacağımı yazmıştım. Sonuncusunu yazdıktan sonra da pişman olmuştum: Sibel’den şartsız şurtsuz ayrıldığımı yazmalıydım; ama o akşam da küp gibi içip Sibel’e sığınmaktan başka bir çarem yoktu ve elim o kadarını yazmaya varmıyordu.