-Peki, bırak da başörtümü filan alayım. Hemen gelirim...
Sonra siyah ve çocuk gözlerini karşısındakine dikerek fısıldadı:
-Yoksa gelmem diye mi korkuyorsun?
Yusuf başını salladı:
-Gelirsin... Biliyorum...
-Öyleyse neden bırakmıyorsun?
Yusuf avucunda tuttuğu bileği sinirli bir hareketle sıkarak:
-Gereği yok, dedi.
Sonra, dudakları titreyerek, ilave etti:
-Ne olursa olsun, artık seni hiç bırakmayacağım !
Yusuf’un kendisine karşı gösterdiği soğuk tavırdan doğan kızgınlık zamanla azalıyor, yerini Yusuf’un böyle yapışının sebeplerini anlamak isteyen bir meraka bırakıyordu. Çocukluğundan beri hayatta en yakını olan Yusuf, her yerde, her zaman kendisine destek olan Yusuf ve nihayet o akşam kendisine o kadar içten bakan ve onu o kadar iyi anlayan Yusuf, şimdi Muazzez’i hiç sebepsiz unutmuş olamazdı. Ondan bu kadar ısrarla kaçmasında bile bir olağanüstülük vardı.
Mademki hiçbir şeyi değiştirmeye gücü yoktu, her şey önceden çizilen bir yolda yürüyecekti, o halde aklı başında bir insan, olanları gülümseyerek seyredip sırasını beklemeliydi.
Ömrünün bu en güzel gecesini, ömrünün bu en korkunç gününün takip etmesi kader miydi? Neydi bu içinden çıkılmaz meseleler? Neydi bu mavi göğe veya sevgili bir yüze bakmayı zevk olmaktan çıkaran hisler ve üzüntüler?