Zihnin sefaleti olan ifade sefaleti, kelimelerin yoksulluğunda, tükenmeleri ve değersizleşmelerinde gösterir kendini: Şeylere ve hislere yüklediğimiz öznitelikler, sonunda sözel leşler gibi yatarlar önümüzde. Biz de onlara, sadece kapalı yer kokusu saldıkları zamanı pişmanlıkla arayan bir bakış yöneltiriz. Her titizlik, kelimeleri havalandırma, solgunluklarını çevik bir incelikle telafi etme ihtiyacından doğar; fakat ruhun ve kelâmın birbirine karıştıkları ve çürüdükleri bir bezginlik içinde son bulur.
Niteleyiciler değişir: Bu değişikliğe de zihnin ilerlemesi adı verilir. Bütün bu niteleyicileri ortadan kaldırın: Uygarlıktan geriye ne kalırdı? Zekâ ile sersemlik arasındaki fark, çeşitlendirilmediği zaman bayağılığa yol açan sıfat kullanımında ortaya çıkar.
Her alınyazısı, birkaç kan lekesi etrafında kıpırdaşan bir nakarattan başka bir şey olmadığından, bu insanın acılarının tanziminde yersiz ve oyalayıcı bir düzen ya da bir merhamet bahanesi görmek âsabımıza kalmıştır.
İnsan, aktarılamayan Kelâm’ın sonsuz vecdi içinde yalnızca kendini dinlemeliydi; kendi sessizlikleri için kelimeler ve sadece kendine ait pişmanlıklar için işitilebilen akortlar uydurmalıydı.