Tanrılarını aralarındaki her soruna, küçücük hayatlarının her köşesine, her ayrıntısına soktukları için, yoksul hayatları görünüşte bir önem, her anı ibadetle dolu bir büyüklük kazanmış oluyordu.
Sıklıkla kabineye saldıran muhalefet ve muhalefete saldıran kabine arasındaki beyhude kavgaların ortasında meclisten ya da halka ayrılan kürsüden herhangi biri birdenbire ayağa kalkıp şu ciddi sözleri söylese meclis ne derdi acaba:
"Susun! Ne sanıyorsunuz kendinizi? Kesin artık konuşmayı! Meseleyi anladığınızı sanıyorsunuz ama yanılıyorsunuz."
İşte sorun burada. Adalet henüz bir yıl önce Pamiers'de bir adamı kelebekle doğradı; Dijon'da bir kadının kafasını kopardı; Paris'te, Saint-Jacques Kapısı'nda bilinmeyen infazlar gerçekleştirdi.
Mesele tam da bu. Bununla ilgilenin.
Şüphe yok ki iyi işleyen bir kafa, iyi niyetli bir yürek. Ama kader onu öyle kötü bir toplama soktu ki sonunda hırsızlık yaptı; toplum onu öyle kötü bir hapishaneye koydu ki sonunda birini öldürdü.
Gerçekten kim suçlu?
O mu?
Biz mi?
Herkesi kendine çeken, hepimizi giysilerimizin eteklerinden çekiştiren ciddi ve dokunaklı meseleler bunlar; bir gün yolumuzu öyle bir tıkayacaklar ki onlarla yüzleşmek ve ne istediklerini sormak zorunda kalacağız.