Bir varmış, bir yokmuş, Tanrı'dan gayrı hiç kimse yokmuş,
Ve Tanrı yalnızmış,
Yer varmış, gök varmış, dağ, deniz, çöl, sahra, güneş, ay, yıldız, bulut, çiçek, bitki, hayvan... devler, periler...
Ama Tanrı'yı tanıyacak, Tanrı'yı sevecek, Tanrı'yla konuşacak hiç kimse yokmuş... Tanrı'nın söyleyecek çok fazla sözü varmış,
ama kimse işitmiyormuş,
Tanrı çok şefkatliymiş,
ama kimse onun şefkatini anlamıyormuş, Tanrı çok güzelmiş,
ama kimse aşkı tanımıyormuş,
Tanrı çok büyükmüş,
ama kimse büyüklüğünü bilmiyormuş.
Tanrı çok yalnızmış,
ama ona dost olacak kimse yokmuş.
Tanrı bilinmiyormuş,
ama onu keşfedecek kimse yokmuş...
Bataklıkların dibindeki en yoğun çamurları almış,
bir heykel yapmış,
Kendi suretinde onu yontmuş,
dudaklarını onun dudaklarına koymuş ve ruhunu bu çamur cesede üflemiş, heykel dirilmiş, gözleri açılmış, kulakları işitir olmuş, dili çözülmüş konuşmaya başlamış, yola düşmüş.
Tanrı, emanet heybesini onun omuzlarına yüklemiş, o da Tanrı'yla ahitleşmiş ve yeryüzünün yolunu tutmuş; çalışmak, toprağı ekmek, inşa etmek, düşünmek, aşk beslemek, tanımak, yaratmak üzere,
ve dünyada Tanrı'nın halefi olmak için
İİsmi "Adem"miş.
Adem'in iki oğlu olmuş. Birinin adını Kabil koymuş, ötekinin ismini ise Habil.
Kâbil ve Habil, babaları bir, anneleri bir, Tanrıları bir, dinleri bir, özleri bir, ırkları bir... iki "kardeş"mişler; her şeyleri birbirinin aynısı, her şeyleri ortak: