Nasıl sorusu, olayların görünen çehresidir. Zamanın içinde ilerleyen adımların, birbirine eklemlenen hareketlerin, kaçınılmazca birbirini doğuran eylemlerin dilidir. Bize olanı anlatır: rüzgârın nasıl estiğini veya bir kalbin nasıl kırıldığını. Bu yüzden “nasıl”, hem failin hem de maktulün üzerinde uzlaşabileceği bir yüzeydir; çünkü ikisi de aynı hikâyenin içinden geçmiş, aynı zamanın tanığıdır.
Oysa neden sorusu, olayın derininde saklı kalan, zamanın büküldüğü o boşluktur. Neden sorusu nasıl sorusu gibi muvakkat bir şerâre değil ancak bir ses sahibi kılınmış muganniye tarafından tagannî edilebilir bir fail yalanıdır. Çünkü burada hatıralar eğrilir, niyetler susar, hakikat parçalanır. “Neden”, perdenin arkasındaki sebebi, niyeti, belki de insanın kendinden bile sakladığı gerçeği fısıldar. Bize niçin olduğunu o anlatır: rüzgârın niçin çıktığını, o kalbin niçin kırıldığını. Fakat bu sorunun cevabı, çoğu zaman failin iç dünyasında saklıdır. Maktul ise bu sorunun eşiğinde kalır; cevabına hiçbir zaman tam olarak ulaşamayacağı bir eşiğin önünde… Tanpınar’ın deyimiyle belki de niye sorusunun cevabı maktülden tecerrüt hâlinde yaşayan hususî bir zamandır.