Ömer

Ömer
@Pascalian
«Yusuf’un masalı neden Yusuf’la başlamıyor? Bir Şivekâr varmış, bir genç kız, Yusuf yokmuş.»
Çalakalem
«Ne geldi bu dil-i zâra gubârdan gayri / Ne gördü âyînemiz inkisârdan gayri» Hayata, insana ve kendime dair çok fazla yanılgı taşıdığımı fark ettim. İnsan, bir noktada kendisini yahut başkalarını suçlamaktan vazgeçtiğinde belki de ilk kez yaşamaya başlıyor. Sebebi ne olursa olsun, bir başkasının ayakkabılarıyla yürüyemediğin müddetçe onun yükünü, korkusunu ve mecburiyetini tam anlamıyla anlayamıyorsun. Anlayamadıkça yargılıyor, yargıladıkça öfkeleniyor ve sonunda hayatı taşınmaz bir yük gibi sırtında gezdiriyorsun. Fakat insanların çoğu kendi yaralarının içinden hareket ediyor. Kimi korkularından, kimi eksikliklerinden, kimi de hiç seçmediği yazgısının ağırlığından. Arzunun trajedisi diyeceğimiz, insanın kemiklerine heyûlâ gibi işleyen hazîn hissiyatın bütün hikâyesi belki de burada başlıyor. Çünkü onu olgunlaştıran şey, çoğu zaman onu yaralayan şey oluyor. «onu yaralar kıpırdatıyor / ve o sertelmektedir yaralardan» İnsan yalnızca yaralarından değil, iştihâsından da mustariptir. Nitekim ruhun en derin arzuları dahi tatmin edilmek için değil, insanı hareket ettirmek için vardır sanki. Ulaşmak için kalbini adadığı şeylere kavuştuğunda bile tuhaf bir eksiklik hisseder ve arzu, sahip olmakla değil, mahrum olmakla beslenir. İnsan eriştiği her menzilde yeni bir ufuk, sevdiği her şeyin ardında yeni bir hasret uğultusu duyar. Bu yüzden en büyük hayal kırıklıkları -eflâtûnî dahi olsa-, elde edemediklerimizden değil; elde ettikten sonra içimizde kalan boşluğu fark ettiğimiz anlardan doğar. «bitirdim sandığın vakit başladığını göreceksin» Belki de gönlümüzün kırık aynası inkisârın pençesinden bu yüzden kurtulamaz. Her arzu kendi vaadini taşır, her vaat kendi yıkılışını. İnsan bir hayalin peşinden koşarken kurtuluşunu arar; ona ulaştığında ise yalnızca yeni bir mahrumiyetin
1000Kitap
Reklam
Yeditepe İstanbul izlemeye başladım, bu gönderi altına bende hissettirdiklerini ve şekil olsun diye replikleri paylaşacağım.
1000Kitap
Okuma listesinden biraz sapınca Fatih’in eski at pazarında bir tanıdığını görmüş de sipsiden kaçan dumanların mütereddit bir şekilde havada galebe çaldığı o hengâmede, göz göze gelmemek için bir Melâmî inceliğinde tecahülün kalın perdesine sığınılmış bir akşamın esintisinden selamlar dostlar…
1000Kitap
Hayırlı akşamlar sevgili dostlar.
1000Kitap
EZELÎ MÜLAHAZALAR 2
Nasıl sorusu, olayların görünen çehresidir. Zamanın içinde ilerleyen adımların, birbirine eklemlenen hareketlerin, kaçınılmazca birbirini doğuran eylemlerin dilidir. Bize olanı anlatır: rüzgârın nasıl estiğini veya bir kalbin nasıl kırıldığını. Bu yüzden “nasıl”, hem failin hem de maktulün üzerinde uzlaşabileceği bir yüzeydir; çünkü ikisi de aynı hikâyenin içinden geçmiş, aynı zamanın tanığıdır. Oysa neden sorusu, olayın derininde saklı kalan, zamanın büküldüğü o boşluktur. Neden sorusu nasıl sorusu gibi muvakkat bir şerâre değil ancak bir ses sahibi kılınmış muganniye tarafından tagannî edilebilir bir fail yalanıdır. Çünkü burada hatıralar eğrilir, niyetler susar, hakikat parçalanır. “Neden”, perdenin arkasındaki sebebi, niyeti, belki de insanın kendinden bile sakladığı gerçeği fısıldar. Bize niçin olduğunu o anlatır: rüzgârın niçin çıktığını, o kalbin niçin kırıldığını. Fakat bu sorunun cevabı, çoğu zaman failin iç dünyasında saklıdır. Maktul ise bu sorunun eşiğinde kalır; cevabına hiçbir zaman tam olarak ulaşamayacağı bir eşiğin önünde… Tanpınar’ın deyimiyle belki de niye sorusunun cevabı maktülden tecerrüt hâlinde yaşayan hususî bir zamandır.
1000Kitap