Ömer

Ömer
@Pascalian
«Yusuf’un masalı neden Yusuf’la başlamıyor? Bir Şivekâr varmış, bir genç kız, Yusuf yokmuş.»
9/10
·423 syf.··
2026 5. kitabı
Kitabı bir kahraman etrafında şekillen olaylar silsilesi veya eylemler bütünü olarak okumaya çalıştığımda çok defa elimden bıraktım, bir şeyler olacak umuduyla sayfaları çevirirken fazla basit gelmeye başladı. Kitabın adından olsa gerek, büyülü bir atmosfer beklentisi romanın önemini kavramaya engel oluyor. Halbuki Hans Castorp’un yalnızca bir başkahraman değil, modern insanın tereddüdünün, ertelenmiş hayatının ve kararsızlık halinin ete kemiğe bürünmüş hâli olduğunu kavrayınca işler biraz daha kolaylaşıyor. Farketmesi biraz sabır isteyecek şekilde, Castorp büyük idealleri olan bir kahraman olarak değil, sıradanlığın içindeki bir gerilim olarak kurgulanıyor. Romanın daha başından “çok da genç, hayata pek öyle sağlam kök salmamış” cümlesi karakterin nasıl temessül edeceği, ne surette karşımıza çıkacağına dair biraz gizem katıyor. Bence Hans dünyaya tam yerleşememiş bir insandır. Davos’a hasta kuzenini görmek için gittiği iki günlük yolculuk maddî olmaktan çok manevîdir, aşağıdaki düz dünyadan yukarıdaki askıya alınmış zamana geçişi yansıtır. Kahraman hayata karışmak için değil, hayattan uzaklaşmak için yola çıkar. Bu noktada Hans Castorp etkin değil, edilgen bir rol üstlenir. O, olayları başlatmaz, olayların içinden geçen bir karakterdir. Castorp’un fiiliyatı iradesinden değil, çağının bütün çelişkilerini üzerine çekebilmesinden kaynaklanır. “Ne bir dahi, ne de bir aptaldı” cümlesi de genel bağlamda önemlidir. Mann, onu hâkir görerek, istihkâr ederek değil, dikkatlice sıradanlaştırır (sf 46). Çünkü asıl trajedi olağanüstü insanların değil, yönünü bulamayan sıradan insanların trajedisidir. Hans’ın problemi yeteneksizlik değil, amaçsızlıktır, kendisi pekâlâ yeni yetme bir mühendistir sonuçta. Büyük anlatıların çözüldüğü, Tanrı’nın sustuğu, ilerleme fikrinin
Edebiyat
Büyülü Dağ - Cilt 1Thomas Mann · Can Yayınları · 2019729 okunma
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
“Anlamı daraltan bir yaşam, ruhu yaralar.”
9/10
·304 syf.··
2026 2. kitabı
Halid Ziya’nın Kırk Yıl’ına başladığı gibi ben de kısa bir mukaddeme olarak bir nebze de olsa yazarın derdini icmal etmeye çalışayım… Aslında kitabın genel kaygısı, insanın dünya karşısında henüz doğumundan itibaren hissettiği ezilmişlik hissini ve bunun sebep olduğu psikolojik sorunları hayatın ikinci yarısında farkedebilecek bilinç düzeyine, depresyonun önüne geçecek şekilde ancak kaygıdan yoksun olmayan bir güçlükle erişmeyi sağlayacak soruları sordurmak. Hollis’in defaatle salık verdiği, Yurdakul’un sarahatle bahsettiği “Müstebidin nasîbi: Ya bir mezar, ya bir zindan…” dizelerinde olduğu gibi insan kendini önce düştüğü sonra tekrar kurduğu dünya zindanından özgürleştirmek için doğumundan itibaren tahakküm altında kaldığı tüm fikir, varsayım ve kişilerden özellikle de en fazla kendinden belirli bir bilinç düzeyine gelerek kurtarması gerekir. Tabii bu süreçteki problem ve çözümleri tanımlarken Hollis’in sıklıkla ta’zîz ettiği Jung’un, bir öğrencisi olduğunu söylemekle birlikte kitabı olması gerektiğinden daha dikkatli okumak gerektiğini düşünüyorum çünkü henüz bilimsel inkişâfın emeklediği bir dönemde kendi çağının ilerisinde koşmaya çalışan bu insanların fikirleri hâlâ varsayımdan öteye gidemeyecek şekilde kurgulanmıştır. Kısa bir örnekle açıklamak gerekirse (ki bu tarz örnekler kitap içinde farklı konularda tekrarlanabilir), bize tamamen yabancı birinin itici gelmesinin sebebi olarak “o an karşımızdaki tanımadığımız öteki, kendimizle ilgili inkar etmek istediğimiz özellikleri veya kendimizden olabildiğince uzaklaştırmak istediğimiz ikilemleri”taşıması gibi cevaplarla aşırı kompleks ve biteviye olmayan ilişkisel bütünlükleri icmâle uğraşmak boşuna olmasa bile hâlâ bilimsel bir izlenimden ziyade felsefî bir sistem gibi geliyor bana. Tabii bütün bunlar kitabın veya
1000Kitap
Yaşamın İkinci Yarısında Anlam ArayışıJames Hollis · İletişim Yayınları · 2020284 okunma
9/10
·320 syf.··
2025 20. kitabı
“Felsefe nedir? Felsefenin amacı nedir? Felsefe nasıl yapılmalıdır? Bunlar, felsefenin doğasını konu edinen metafelsefi sorulardır. Batı felsefe geleneği içindeki çağdaş metafelsefeler, kabaca üç ana yönelime ayrılabilir: Analitik, Pragmatist ve Kıta felsefesi (Burada bir parantez olarak, kitabı okumanın zorluğu da buradan kaynaklanıyor, önceki saçma incelemede bahsedildiği gibi çeviriden değil. Bu felsefeler hakkında teşrîk-i mesâî devresi geçirmeden anlatılmak isteneni anlamak zorlaşıyor). Felsefe ne tür bir bilgiye ulaşabilir? Felsefeye uygun yöntemler ve kanıt türleri hangileridir? Felsefi bir gelişim veya ilerleme mevcut mudur? Gibi sorular ise metafelsefenin ilgilendiği daha fazla detay içeren ve kitabın bünyesinde cevap aranan sorulardır. Morris Lazerowitz, metaphilosophy sözcüğünü 1940 yılında kendisinin icat ettiğini iddia ederek 1970 yılında metafelsefeyi “felsefenin doğasının araştırılması” olarak tanımlıyor. Alternatif başka bir tanım sunan kitabımız ise, metafelsefeyi “felsefenin felsefesi” olarak görüyor. Bizim yazarlarımıza göre metafelsefe, felsefenin yöntemlerini bizzat felsefenin kendisine uygulamış oluyor. Peki burada, felsefe nedir sorusu önemli midir? Popper’ın ifade ettiği şekliyle “Bir filozof felsefe yapmalıdır: Felsefe hakkında konuşmak yerine, felsefi sorunları çözmeyi denemelidir.” Gilbert Ryle ise benzer bir bağlamda “yönteme dair sorularla fazla meşgul olmak, bizi yöntemin kendisini ilerletmekten alıkoyar” şerhini düşüyor. Yazarlarımız ise “bilim nedir?” sorusunun daha fazla rağbet ve saygı gördüğünü düşünerek “felsefe nedir?” sorusunun da büyük bir farkı olmadığı için sorulması gerektiğini düşünmektedirler. Daha geniş bir perspektiften ise Garry Gutting (2009), metafelsefenin genellikle ilgi çekici ve verimli bulunmamasını iki temel
1000Kitap
Metafelsefe Felsefenin FelsefesiPaul Gilbert · FOL KİTAP · 013 okunma
Puan vermedi·328 syf.··
2025 13. kitabı
Freud, bilinçdışı kavramını ortaya attığında elinde yalnızca gözlem, sezgi ve klinik deneyimler vardı. Bu nedenle onun bilinçdışı kavramı daha çok bir metafor gibi işliyordu: şehvetle, bastırılmış arzularla, çocukluk travmalarıyla dolu, mantıksız bir karanlık dünya gibiydi. Mlodinow, bu anlayışı saygıyla anmakla birlikte, çağdaş nörobilimin sağladığı içgörülerle yeni bir bilinçdışı modeline yöneliyor. Ona göre, artık bilinçdışı yalnızca bastırılmış duyguların değil, aynı zamanda hızlı kararların, otomatik davranışların, sosyal uyumun ve hayatta kalma becerilerinin beyin tarafından yönetildiği bir evrimsel avantaj olarak karşımıza çıkıyor. Mlodinow için yeni bilinçdışı, gerçeklikle daha barışık ve işlevsel bir anlatı sunuyor. Tehlikeli bir durumda saniyeler içinde karar alabilen, sosyal ipuçlarını analiz eden, önyargılar üreten ve dikkat süreçlerini yöneten bir yapı olarak karşımıza çıkıyor. Mlodinow’un ifadesiyle, doğa bizden pek çok süreci bilinçli zihnimizden uzak tutmuştur çünkü bu süreçlerin hızla ve kesintisiz işlemesi hayatta kalmamız açısından kritik bir rol oynamak zorunda kalmıştır. Böylesi yeni bir dünyada bilgi yalnızca ne olduğu ve içeriğiyle ilgili değil, nasıl sunulduğu ve anlatıldığıyla da anlam kazanabiliyor. Örneğin, bir yemeğin tarifinin okunmasının zorluğunun o yemeğe ilişkin yargılarımızı nasıl etkilediği üzerine kitapta anlatılan bir deney hayli ilgi çekicidir. Eğer tarif okunması zor bir yazı karakteriyle yazılmışsa, o yemeğin daha zahmetli ve zor olduğu sanılır. Aynı durum egzersiz tarifleri için de geçerlidir. Bu, “fluency effect” adı verilen bir bilişsel sapmaya işaret eder: Bilginin işlenme kolaylığı, o bilginin içeriğine dair yargımızı değiştirir. Yani aslında karmaşık görünen şeyler, sadece öyle göründükleri için daha karmaşık sanılırlar.
1000Kitap
SubliminalLeonard Mlodinow · Okuyan Us Yayınları · 2018282 okunma
8/10
·272 syf.··
2025 12. kitabı
Danimarkalı iktisatçı Esther Boserup’a göre, insanlar sabanı hevesle değil, mecburiyetten eline aldı. Çünkü tarım, avcılık-toplayıcılıkla kıyaslandığında daha fazla çalışmayı ve daha az keyif almayı gerektiriyordu. Avlanacak hayvan kalmadığında, toplayacak meyve bitince, aç kalmamak için saban tarlasına mecburen girildi. Cennetten kovulma hikâyesi de belki bu tarımsal angaryaya atıf yapan bir metafordu; çünkü insanlar toprağı işlerken sadece çamura değil, kaderlerine de saplanmış gibiydi. Tarım devrimi kabaca bir fırsattan çok, çevresel zorlamaların sonucunda doğmuş bir mecburiyetti. Tarıma geçişle birlikte evcilleştirilmiş hayvanların beyinleri zamanla küçülmüş; özgür ruhlu atalarına göre daha uysal olmuşlardı. Koyun, köpek, hatta gökkuşağı alabalığı bile evcilleşmenin etkisiyle kafa hacminden feragat etmişti. Beyin küçüldükçe kafa karışıklığı da azalmış olabilir ama bu evrimsel indirim, zihin açısından pek kârlı olmamış. Nitekim evcilleşen hayvanların beyinlerinde küçülmeye ve daha pasif bir doğaya yönelme ve reflekslerinden feragatlar ortaya çıkmıştır. Bu küçülmenin en çok limbik sistem denilen, korku, öfke ve tepki mekanizmasını yöneten bölgede görüldüğü fark edilmiş. Hayvan daha az korkar, daha az kaçar hale gelince, sahibinin de gözü arkada kalmaz olmuştur haliyle. Doğal tepkiler körelince hayvanlar kalabalık ahır hayatına daha kolay uyum sağlamıştır. Böylece evcilleştirilen hayvanların duygusal tepkilerinin körelmesi, onlara insanların dünyasında yaşama izni vermiştir. Hayvanlar kümelenip dar alanlara tıkılınca haliyle bulaşıcı hastalıklar ortaya çıkmıştır. Koyunlar arasında artrit, domuzlarda diş eti hastalığı, genel olarak da bir dolu patolojik durum görülmüş. Nitekim hayvanlarda evcilleştirmenin bedeli, sağlık sorunları, hastalıklar ve yüksek ölüm oranları
1000Kitap
Tahıla KarşıJames C. Scott · Koç Üniversitesi Yayınları · 2019361 okunma