Ömer

Ömer
@Pascalian
«Yusuf’un masalı neden Yusuf’la başlamıyor? Bir Şivekâr varmış, bir genç kız, Yusuf yokmuş.»
“Anlamı daraltan bir yaşam, ruhu yaralar.”
9/10
·304 syf.··
2026 2. kitabı
Halid Ziya’nın Kırk Yıl’ına başladığı gibi ben de kısa bir mukaddeme olarak bir nebze de olsa yazarın derdini icmal etmeye çalışayım… Aslında kitabın genel kaygısı, insanın dünya karşısında henüz doğumundan itibaren hissettiği ezilmişlik hissini ve bunun sebep olduğu psikolojik sorunları hayatın ikinci yarısında farkedebilecek bilinç düzeyine, depresyonun önüne geçecek şekilde ancak kaygıdan yoksun olmayan bir güçlükle erişmeyi sağlayacak soruları sordurmak. Hollis’in defaatle salık verdiği, Yurdakul’un sarahatle bahsettiği “Müstebidin nasîbi: Ya bir mezar, ya bir zindan…” dizelerinde olduğu gibi insan kendini önce düştüğü sonra tekrar kurduğu dünya zindanından özgürleştirmek için doğumundan itibaren tahakküm altında kaldığı tüm fikir, varsayım ve kişilerden özellikle de en fazla kendinden belirli bir bilinç düzeyine gelerek kurtarması gerekir. Tabii bu süreçteki problem ve çözümleri tanımlarken Hollis’in sıklıkla ta’zîz ettiği Jung’un, bir öğrencisi olduğunu söylemekle birlikte kitabı olması gerektiğinden daha dikkatli okumak gerektiğini düşünüyorum çünkü henüz bilimsel inkişâfın emeklediği bir dönemde kendi çağının ilerisinde koşmaya çalışan bu insanların fikirleri hâlâ varsayımdan öteye gidemeyecek şekilde kurgulanmıştır. Kısa bir örnekle açıklamak gerekirse (ki bu tarz örnekler kitap içinde farklı konularda tekrarlanabilir), bize tamamen yabancı birinin itici gelmesinin sebebi olarak “o an karşımızdaki tanımadığımız öteki, kendimizle ilgili inkar etmek istediğimiz özellikleri veya kendimizden olabildiğince uzaklaştırmak istediğimiz ikilemleri”taşıması gibi cevaplarla aşırı kompleks ve biteviye olmayan ilişkisel bütünlükleri icmâle uğraşmak boşuna olmasa bile hâlâ bilimsel bir izlenimden ziyade felsefî bir sistem gibi geliyor bana. Tabii bütün bunlar kitabın veya
1000Kitap
Yaşamın İkinci Yarısında Anlam ArayışıJames Hollis · İletişim Yayınları · 2020282 okunma
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Bu millette, zalime dinsizden çok kinler var; Bir taht âdil değilse mihrab olsa parçalar. Sen bu kinden kork sakın; Elindeki kuvvetle kalbin gurur duymasın.
Sayfa 78
Şiir
10/10
·152 syf.··
2025 8. kitabı
Uygarlık nesnel bir gerçekliktir, yani sanayi devrimi, kentleşme, teknoloji, bilimsel ilerleme ve toplumsal yapının dönüşümü gibi tarihsel gerçekliklerle şekillenmiş bir olgudur. Kültür ise bir değerler meselesidir, yalnızca maddi dünyayı değil, onun anlamlandırılma biçimini, sanatı, ahlâkı ve bütün yaşam tarzlarını içerebilir ve hattâ dışlayabilir. Özellikle 19. yüzyıldan itibaren kültür kelimesinin daha yaygın bir kullanıma girmesi, Eagleton’a göre sanayi devrimiyle birlikte günlük yaşamın ruhsuzlaşması ve mekanikleşmesine bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. İnsanlar, yaşamın giderek daha fazla materyalist ve çıkarcı bir hale geldiğini hissettikçe, kültürü daha yüce ve uhrevi bir ideal olarak yükseltmişlerdir. Bu noktada, kültür ile uygarlık arasındaki ayrım daha çok belirginleşmiş olur. Kültür nispeten romantik bir kavramdır, yani geçmişe duyulan özlemle ilgilidir. Buna karşılık, uygarlık Aydınlanma düşüncesinin diline aittir; akılcılığı, ilerlemeyi, bilimsel gelişmeyi ve sosyal yapının dönüşümünü içerir. John Stuart Mill uygarlığı tanımlarken, fiziksel konforun artışı, bilimsel gelişmeler, batıl inançların zayıflaması ve savaşların azalması gibi olumlu yönlerine dikkat çekerken aynı zamanda büyük eşitsizlikleri yarattığını da unutmaz. *** Kültürel görecelik basitçe farklı kültürel normların ve değerlerin eşit derecede geçerli olduğunu savunur. Ancak Eagleton, bu yaklaşımın mantıksız olduğunu söyler çünkü tüm yaklaşımların eşit olduğu kabul edilirse, herhangi bir anlamlı tartışma veya eleştiri yapmak imkânsız hale gelir. Richard Rorty'ye atıfla, tüm görüşleri eşit kabul eden biriyle tartışmanın anlamsız olacağını çünkü bir meseleyi değerlendirmek için belirli bir kriter veya ölçüt olmazsa, hiçbir görüş diğerine kıyasla daha iyi ya da daha kötü olarak
Düşünce
KültürTerry Eagleton · Can Yayınları · 2019167 okunma
7/10
·160 syf.··
2024 33. kitabı
·
28 saatte okudu
·
Okunma: 25 Eylül 2024 22:25
İncelememe adeta sen şimdi naneyi yimedin mi diyerek (youtube.com/watch?v=QTMa9L0...) başladığımı belirtmek istiyorum… Platon ve Russell’ın felsefi görüşleri arasında bir ayrımla başlayan yazarımız kitap boyunca kendisini Platon’a yakın tuttuğunu hissettiriyor. Yazara göre Russell felsefeyi, tamamen özgür bir zihinle alışılmış inançlardan ve geleneksel önyargılardan sıyrılmış, tarafsız bir bilgi arayışı olarak tanımlıyor. Ona göre, insanın zihni umut ve korkudan arınmalı, sadece bilgiye odaklanarak dünyayı tutkusuz ve sakin bir şekilde gözlemlemelidir. Bu yaklaşım, insanın ulaşabileceği en nesnel bilgiye erişmeyi vaat eder. Ancak Russell, bu soyut ve saf düşünce arayışının çekici olmasının yanı sıra, aslında bazı zorluklar içerdiğinin de farkındadır. Bu bağlamda Platon’un felsefesi bir toplumu içerirken, Russell biraz daha zihinsel bağımsızlığa vurgu yapar. Platon’un felsefesi toplumu sorgulayıp gerçekliğe ulaşmayı hedeflerken, Russell’ın yaklaşımı, kişisel bir dinginlikle dünyaya tutkusuz bir bakış geliştirme arzusunu yansıtır. Russell’ın bu görüşleri dile getirdiği dönemde, bu görüş daha çok üst sınıflara özgü bir düşünce biçimi olarak görülmesi ise yazar için senin tuzun kuru tabii niteliğinde saçma bir eleştiri sebebi olmuştur. Bu felsefi ayrımdan hareketle, yazar kendi felsefe görüşünü de geliştirmektedir. Onun için felsefe kabaca dünyaya yeniden büyü kazandırmak işlevini içermektedir. Tabii böyle bir tanımı belli bir referans noktasından hareketle yapmaktadır. Tahmin edileceği gibi o referans noktası da bilimdir. Ben yazarın bilim görüşünün çok sığ ve eksik olduğunu düşünüyorum, hatta biraz demode bile denebilir. Yazara göre bilim, insan yaşamının yüzeysel ama mutluluk veren yönlerini derinlemesine sorguladığı için tehlikeli addediliyor. Bilimsel
Felsefe
Akıllı Kişiler İçin Felsefe RehberiRoger Scruton · Ayrıntı Yayınevi · 201958 okunma
Baba kahve yap, fakat yorgunuz dikkat et kestane suyu olmasın!
9/10
·262 syf.··
2025 6. kitabı
Eskiler sade kahve içmeyeni ciddiye almaz, şekerli kahveyi ise sadece kadınlara yakıştırırlarmış. Erkekler ise kahveyi ancak acıyı göğüslercesine içmeliymiş. Bir acı kahve tiryakisi olarak -tüm linçleri göğüsleyerek- bu betimlemeyi hiç de aşırı bulmadım... Şakası bir yana, geleneklere yaslanan böylesi bir içeceğin, sadece bir tat meselesi değil, kültürel ve toplumsal kodların bir aynası olduğunu unutmamak gerek. Fransızların Sultan Kahvesi dediği, pişirmesi maharetli olan en köpüklüsünden kallavî ve incelikli kahvemi de alarak kolları sıvıyor, bismillah diyorum... Şazelî Şeyhi Ali b. Ömer'e atfedilen “Kahve, zemzem gibi, hangi niyetle içilirse ona yarar” cümlesi, kahvenin yalnızca bir içecek olmadığını, ona yüklenen anlamlarla şekillenen bir ritüele çabucak dönüştüğünün bir göstergesidir. Kaynak bulamadığım bir Sufi'nin ise kahveye dair daha ileri bir iddiada bulunarak, “Vücudunda bir parça kahve ile ölen insan cehenneme gitmez" demesi, kahvenin sadece dünyevî bir içecek olarak değil mistik bir boyutu aralayan ve hatta birçok esere başlangıç şevkini veren, ebedi bir yanını da göstermiştir. Bunun sebebi gerçi 15. yüzyıldan itibaren dervişlerin kahveyi uyanık kalmak, ibadet ve zikirlerini sürdürebilmek için tüketmeleri de olabilir tabii. Nitekim her halükarda kahve, sadece dünyevi bir keyif değil, manevi bir destekleyici olarak da görülmüştür ve hâlâ görülmektedir, kim tarafından diye sormayınız kesinlikle ben değilim... Yine Şabaniye tarikatına mensup Melamilerden Ahmet Amiş Efendi’nin, Süheyl Ünver aracılığıyla aktarılan şu sözü de oldukça dikkat çekicidir: “Bir kahvede oturursanız, yanınıza biri gelirse kahve ısmarlayınız; Osmanlılık budur.” Kahve Osmanlı toplumuna geçtiğinde, yalnızca bireysel bir haz unsuru değil, aynı zamanda sosyal bir yapının -ve hatta yıkımın
Kahveniz Nasıl Olsun?Beşir Ayvazoğlu · Kapı Yayınları · 2023213 okunma