İçimde hep ne olduklarını bilmediğim gizli ve meçhul ümitlere sarılmıştım; onlar olmasa bir saniye nefes alamazdım; çünkü bütün hesaplar aleyhime çıkıyordu, bu meçhul ümitler beni aldatırlarsa mahvolacaktım.
Her gidişimde hastahanelerin bahçeleri bana hüzün verirdi. Bunun mânâsını şimdi bulmaya çalışıyorum ve hastalıkla tabiat arasındaki büyük tezadı anlıyorum.
Camdaki Kız dışarıdan kusursuz gibi görünen ama içi kırık dökük hayatların romanı aslında. Hepimizin içinde taşıdığı yaralar, gizlenmiş acılar, “mutluluk maskeleri” bu hikâyede bir bir açığa çıkıyor.
Kitapta en çok hissettiren şey şu: İnsanın çocukluğunda aldığı bir yara, büyüdüğünde ne kadar güçlü, ne kadar “başarılı” görünürse görünsün aslında hep orada kalıyor. Nalan’ın masumiyeti, saf iyiliği ve kırılganlığı… Ona bakarken sanki kendi içimizdeki en savunmasız yanımıza da bakıyoruz. Yani herkesin hayatında sakladığı “cam” gibi bir taraf var; ışığı geçiriyor ama en ufak darbede çatlıyor.
Budayıcıoğlu’nun dili bazen ağır gelse de, o psikolojik derinlik bana kalırsa en vurucu nokta. Karakterlerin her birinde kendinden parçalar buluyorsun; annesinin sevgisizliğiyle donmuş bir kalp, yalnız bırakılmış bir çocuk, ya da hep güçlü görünmeye çalışan ama içten içe tükenen bir ruh…
Camdaki Kız, sadece bir roman değil, aynı zamanda “bizim görünmeyen yanlarımızı” yüzümüze vuran bir ayna. Bana şunu düşündürdü: İnsan bazen en parlak saraylarda yaşasa bile, eğer içinde sevgi yoksa, aslında en karanlık odalarda hapsolmuş gibi hissediyor.