Omurgamız bile bir başkasına aitken, nasıl kendimize her şeyim bana ait diyebiliyoruz?
Bazen parkta otururken, oyun oynayan çocukları izliyorum.
Bağırıyorlar, kahkahalarla koşuyorlar, düşüyorlar, kalkıyorlar. Dünya sadece onlara aitmiş gibi. Ne zaman acıtsalar dizlerini, ağlamadan önce gözleriyle annelerini arıyorlar. Ama sonra yeniden oyuna karışıyorlar, hiçbir şey olmamış gibi.
O anlarda düşünüyorum:
Nasıl bu kadar kendilerine ait hissedebiliyorlar?
Çünkü henüz bilmiyorlar.
Omurgalarının bile onlara ait olmadığını…
Henüz kimse, yürüyüşlerinin babalarına, tepkilerinin annelerine benzediğini söylememiş.
Henüz içlerindeki sessizlikle tanışmamışlar.
Henüz sustuklarının, bir zamanlar susmalarına neden olan korkulardan geldiğini fark etmemişler.
Ben bir bankta otururken, kendime ait sandığım şeyleri tek tek gözden geçiriyorum. Kahkaham gerçekten bana mı ait, yoksa bir yerlerden mi devraldım? Düşüncelerim ne kadar bana ait, ne kadarı büyürken içime serpiştirilen seslerin yankısı?
Bedenim…
Zamanla bana “senin” denilmiş ama aslında başkalarının izleriyle örülmüş bir yapı.
Ruhum…
Hâlâ adını koyamadığım, anlamını bulamadığım bir gölge gibi içimde dolanıyor.
Ama o çocuklar...
Onlar her şeyi kendilerine ait sanıyor.
Belki de aitlik, gerçekten bilmemekle mümkün.