Tuğçe Isıyel, ilk okuduğum kitabı olan “Parçalı Bulutlu”da hayranı olduğum ve çoğu satırı ben yazmış olsaydım diye düşünerek imrendiğim hatta yalın kelimelerine aşık olduğum genç bir yazardı. Hemen arkasından aldığım “Ya Hiç Karşılaşmasaydık” kitabını da çok beğenmiştim. Yazdığı ilk kurgu denemesi olan bu kitabını da yine sevgili Ünsal’dan duyup bi’ koşu alıp bi’ solukta okudum.
Daha yazının başında yalan söyleyerek başlamak hiç benim gibi dobralığıyla nam salmış bir insana yakıştı mı? Nerde bi koşu aldım? Artık gidip herhangi bir yerden kitap mı alıyoruz? Yemek başta olmak üzere bakkal, manav, kozmetik, kıyafet alışverişi yapmadığımız gibi neredeyse hediye alışverişlerimiz bile online. Bizi saatlerce süreden tasarruf ettiren bu işlerdeki kuryelere 10 dakika geç geldin diye bir de veryansın ediyoruz ya, bize yaranılmaz. Basıyoruz iki tane tuşa, istediğimiz her şey evimize kadar geliyor daha ne isteriz. Özellikle pandemiyle başlayan bu sanal alışveriş alışkanlığına ne kadar dirensem de ben de katıldım sonunda. Oysa ben görerek, dokunarak, hissederek almayı severim. Saatlerce değilse de uzun uzun kitapçıda dolanıp her kitabın içini şöyle bir karıştırır, sayfa kalitesinden, dizininden, yazı fontundan, varsa fotoğrafların baskı kalitesinden karakter tahlili yapmaya çalışırım. Hiçbir şey yapamazsam da en azından koklarım. Bana o eski kitapları kokladığımdaki hissiyatı veriyorsa geçmişe döndüğüm o kısacık anın tadını çıkarmaya çalışırım. Mutlaka arka kapaktaki alıntı cümlelere göz atarım. Yabancı dergi ya da gazetelerden; sarsıcı bir kitap, yüzyılın en etkili yazarı/kitabı notunu görürsem, macera filmlerinde kahramanın elinde aniden ısındığı için tek hamlede attığı gizemli taş muamelesi yapar ve fırlatırcasına bırakırım aldığım yere.
Cicili bicili raflara koydukları çok