İnsanoğlu, dünyaya gözlerini açtığı ilk andan itibaren bir "tutunma" dürtüsüyle yaşar. Henüz dünyayı anlamlandırmamış bir bebeğin annesinin parmağına sımsıkı sarılması, sadece biyolojik bir refleks değil; varlığını koruma ve güvende hissetme arzusunun ilk somut biçimidir. O an için evrenin merkezi o sıcak sığınaktır. Kaybetmekten korkulan tek şey, o şefkatin kesilmesidir.
Zaman, çocukluğun o masum ve dar koridorlarına doğru akarken, kıymet verdiklerimizin şekli değişmeye başlar. Bir dönemin en büyük trajedisi, çok sevilen bir oyuncağın kırılması ya da abinin, kardeşin elindeki payı bölüşememektir. Dünyanın bütün serveti, o an için odanın köşesindeki plastik bir kamyonda ya da bez bebekte saklıdır. Kaybetme korkusu henüz ölümün soğukluğuyla tanışmamıştır; sadece "bana ait olanın" gitmesinden korkulur.
Ancak büyümenin sancısı, hayatımıza yeni aktörler soktukça derinleşir. Gençlik yıllarıyla birlikte aile bağlarının yanına, bazen de önüne, arkadaşlıklar ve dostluklar yerleşir. Artık bir yabancının gözündeki değerimiz, anne babamızın koşulsuz sevgisinden daha fazla heyecan vermeye başlar. İlk aşkın kapıyı çalmasıyla birlikte ise insanın kalbindeki "kıymet terazisi" tamamen altüst olur. Bir insanın gülüşü, dünyadaki tüm oyuncakları ve çocukluk güvenliğini bir kalemde silebilir hale gelir. Artık kaybetmekten en çok korktuğumuz şey, o özel gözlerin içindeki yerimizdir.
Derken, hayatın o amansız "gerçeklik" evresi başlar: İş, kariyer, para kazanma gayreti ve toplumsal statü. Bir zamanlar paraya sadece dondurma almak için değer veren çocuk, artık geleceğini güvenceye almak adına gecesini gündüzüne katan bir yetişkine dönüşmüştür. Korkular artık daha somuttur: İşsiz kalmak, standardını kaybetmek, başaramamak...
İnsanın sahip oldukları arttıkça cesareti de aynı oranda