"İnsan sevmekten vazgeçerek de özgürleşebilir!" Yıllarca bu cümleyi ezberleyip durmuş birinin, hayatının son zamanlarında bu cümle yüzünden içine düştüğü durum ironikti aslında. Dipsiz bir yalnızlık. Karanlık. Her yanı dilsiz eşyalar, sağır duvarlarla dolduran, boğucu bir çoğalamama hali. Elini uzatsa, tutacak kimse kalmamış etrafında! Aşk için çok genç olunca, pişmanlıklar da bir o kadar geç fark ediliyormuş demek ki sonunda. Genç mi, diye gülümsedi birden, elinde tuttuğu rengi beyazdan griye dönmüş çarşafla oynarken. Kırklı yaşlarda o kadar da genç mi sayılırmış insan? Onca yıl gerçekleri görmeyi reddederek yaşamanın yaşla hiçbir ilgisi yoktu sonuçta. Bak işte, dedi içinden, üst ranzada yatan delikanlı çok gençti ama hayatın büyük gerçeğiyle erken yüzleşebilmişti.
Tek görevin mutlu olmak. Mutlu olmayı ibadet haline getir. Mutlu değilsen her ne yapıyorsan orada bir terslik var ve ciddi bir değişime ihtiyaç duyuluyor demektir.
Bırak mutluluk belirleyici olsun.
Ne yazık ki dinler bedene karşı her zaman tavır aldı. Ama bu da bize bir ipucu, açık bir belirti sunuyor: İnsan, bedenin zekasını ve bedenin gizemini öğrenirse ne din adamlarıyla ne de Tanrı ile işi olur. En büyük gizemi kendi içinde keşfeder ve bedenin gizeminde bilincin tapınağı yer alır.
Öykü anlatmak, öykücülerin işidir; gizem ise seçkinlerin ilgi alanı; gösterişli davranışlar, kişilerin işidir; konuşma ise, yalancıların ilgi alanı; derin düşünme, umutsuz insanların yaptığı şeydir; ilgisizlik ise, yaban insanlara özgüdür.
Tanrı Tanrıdır. Evren de evren. Hiç önemi yok!