Bir tür münzevi gibi yaşıyordum; kırk yılda bir baloya, tiyatroya veya bir konferansa gidiyordum, ama zamanımın büyük kısmında yalnızdım. Var olmaktaydım; kendimi günlerin med-cezirine bırakmıştım. Kâh heyecandan kıpır kıpır, kâh duyarsızdım, hırs ile vazgeçiş arasında gidip geliyordum.
Her şeyden vazgeçmiştim; ruhum sersemlemişti. Galiba hüznün o sarhoş edici kokusu güç duyulan, sarı, yalnız, iğrenç çiçeği içimde açmaya o zaman başladı.
Ama ölüyken ne fark ederdi! O ne rahatlıktır! O ne özgürlüktür! İnsanın büründüğü pelerini fırlatıp atması, incik boncuklarından kurtulması, maskesini çıkartması, bütün süs ve boyalarından arınması, ne olup ne olamadığını açık açık itiraf etmesi ne muhteşemdir!