Bebek’teki evinde oturuyor babamın ölümünden sonra. Ben onun pencereden
bakıp: “Oh oh neyse bu başörtülü kızlar iyice azaldı…” gibi laflar etmesine şahidim. Birden, ön kapıdan başım örtülü olarak girdiğimi görünce, annem büyük bir şok yaşadı...
Bir gün aile dostumuz bir yaşlı hanımla telefonda konuşuyorum, o sırada Körfez Savaşı var. O hanım, alafranga yetişmiş biri,
bana telefonda körfez bombardımanını kastederek diyor ki: “Çok güzel pastalar yaptım, oturdum televizyonun başına, bombardıman çok ‘reussi' (başarılı) oldu!” Fransızca bir kelime kullanıyor: reussi. Dehşete düşüyorum... Bu, benim içine doğduğum nasıl bir çevre? Orada insanlar ateş altındalar, bunlar pasta yiyerek bombardıman seyrediyorlar ve nezih
oluşundan bahsediyorlar. Bunu düşüne düşüne, altüst olmuş bir vaziyette,
derhal bir örtü bulup başıma takıyorum ve aynada kendime bakmaya başlıyorum. “Ben…” diyorum, “bu bombayı kafasına yiyenlerle aynı
saftayım. Ben sizden değilim!”
Beni dinledi dinledi: “Seni” dedi, “insanlar boyuna posuna bakarak kuvvetli bir şey zannediyorlar, oysa Andersen’in her zaman
yağmur altında, yalınayak kibritlerini satmaya çalışan kibritçi kızına benziyorsun!”