Hayatın kaosu içinde bir ana hapsolmak… Kar taneleri gibi usulca süzülen zamanın ve sessizliğin içinde, dinginlik ve huzurun sonsuzluğa dönüştüğü bir dünya. Kimine göre kaçış, kimine göre içsel bir dünya. Peki ya benimki?
Lev Tolstoy’un bu kısa ama etkileyici eseri, sıradan bir hayat süren bir yargıcın ölümle yüzleşmesi üzerinden yaşamın anlamını sorgular. İvan İlyiç, toplumun onayladığı “başarılı” bir hayat yaşadığını düşünürken, ağır hastalığıyla birlikte hayatının aslında yüzeysel ve sahte olduğunu fark eder.
Tolstoy, ölüm korkusunu, yalnızlığı ve insanın kendine söylediği yalanları sade ama çarpıcı bir dille işler. Özellikle çevresindeki insanların ikiyüzlülüğü ile Gerasim’in samimi merhameti arasındaki karşıtlık, eserin ahlaki merkezini oluşturur.
Kısa olmasına rağmen derin bir etki bırakan İvan İlyiç’in Ölümü, okuru rahatsız eden sorularla baş başa bırakır: Doğru yaşadık mı? Bu yönüyle, zamansız ve evrensel bir başyapıt. İvan İlyiç'in Ölümü