İyi, kötü, öyle ya da böyle, bir varış noktası
saptayıp bütün öteki ihtimalleri bir yana bırakarak varış noktasına doğru dümdüz yürüyebilmiş olsa, insanın bir noktada ya tam bir başarısızlık içinde sefillik uçurumuna yuvarlanması, ya da olabildiği kadar başarılı bir sonuca, diyelim gerçek mutluluğa kavuşması mümkün olurdu. Ama bu tehlikeli kumarı oynamak her babayiğidin harcı değildi. Kendisinin hele hiç degildi. Bütün çarpışmalardan, daha ilk zarar ihtimali belirdigi anda çekilmemiş miydi? Belki doğuştan,çarpışacak kadar güçlü yaratılmamıştı. Kahramanlık da Tanrı vergisi bir meziyetti ne de olsa. Buyük tutkuların salt diş güzelliğine kapılmış, ama hiçbir zaman kendini o tutkuların tutsağı olacak kadar kapıp koyuvermemişti. Şimdi sızlanmaya hakkı var mıydı?
Belki de yaşlanmak denilen şey, insanın yıllarca önce gözyaşı döktüğü dakikaları hatırlarken bir çeşit utangaçlık duymasından başka bir şey değildi. Bütün hayatı bir sözün, bir bakışın ucunda saymak, bir tek söz,bir çift göz uğrunda - bütün ışığı, rengi, doyulmaz lezzetiyle - yaşamayı bir anda değersiz bulacak kadar pekyürekli olabilmek, ancak gençliğe vergi bir aptallık değil miydi?
Yarın ne getirecek bilmiyorum, ama her şeyi doğru yapmış değil, "yaşadım" diyebilecek biri olarak ölmek istiyorum. Hayat hata yapmaktan korkmak için çok kısa. Korkmuyorum.