Bu yüzden biz de onun evlat acısı çektiğinde “Ey dağ! Benim başıma gelen şey, senin başına gelseydi, dayanmaz yıkılırdın” sözüne bakıp kendi acılarımıza katlanma gücü bulduk. Sabredenlerden olduk. Dilimizden "Allah kimseye evlat acısı vermesin” duasını eksik etmedik. Değilse o acıya dağların dayanamayacağını, okyanusların kuruyacağını biliyorduk.
Bu yüzden biz de ihtiyaç sahibi olup kapımıza gelen kimseyi “yok” diye geri çevirmedik, yok kapısı olmadık ama Allah’tan başka Tanrı yoktur emrini de dilimizden düşürmedik.
Bu yüzden biz de tokalaştığımız kişilerin yüzüne baktık, o elini çekmedikçe elimizi çekmedik. Kimseyi geri çevirmedik, sözümüzle, elimizle veya gözümüzle kimseyi incitmedik. Tebessümü yüzümüzden eksik etmedik. Patavatsız, üslupsuz ve kaba konuşmaktansa susmayı tercih ettik. Kırıcı veya alay edici olmadık.
Bu yüzden biz de Rabbimize unuttuklarımız veya yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma; bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yükler yükleme; kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma; “sen bizim Rabbimizsin, kafirler topluluğuna karşı bize yardım et” diye sürekli dua ettik.
Bu yüzden biz de hiç kimse hakkında şüphede bulunmadık. Birbirimizi ayıplamadık, kusurunu araştırmadık, çekiştirmedik ve üzmedik. Bir gün bizim de ayıbımızın ortaya çıkacağmı bildiğimizden kardeşlerimizin ayıplarını örttük. Allah’ın örtüsüne mazhar olanların örtüsünü açmaya çalışmadık.