Bu kitap bir roman değil yalnızca; bir duruş, bir hayat muhasebesi, bir inancın sınavı.
İnsanın yalnızca güçlü olduğu için değil, neye göğüs gerdiği için de anlam kazandığını hatırlatıyor. Hayatın içinden değil, hayatla doğrudan savaşan bir karakter var sayfalarda. Yoksulluğun, hastalığın, yalnızlığın ortasında bile "ne için yaşamalı?" sorusunu bırakmayan bir ruh.
“İnsanın en kıymetli sermayesi yaşamıdır. Bu yaşam ona bir kere verilir ve insan bu hayatı öyle yaşamalı ki, yıllar sonra geriye baktığında boşa geçmiş yıllar için pişmanlık duymamalı...”
Bu cümle, romanın ruhunu özetliyor aslında. Herkesin kolayca geçemeyeceği sınavlardan, kolayca seçemeyeceği yollardan söz ediyor kitap. Çünkü mesele sadece yaşamak değil, ne uğruna yaşadığın.
“Simsiyah gece bile pırıl pırıl bir sabaha dönebilir bizim memleketimizde.”
dediğinde umudu,
“Yaşadığım felaketin hiçbir önemi yok. Bu ellerin sosyalizmin yapısına birkaç tuğla koyduğunu bilmek yetiyor bana.”
dediğinde inancı hissediyorsun.
Zor bir hayatın içinden geçmiş, neredeyse tamamen felçli ve kör bir adamın kaleminden çıkmış olması da metne bambaşka bir ağırlık veriyor. Satırları okurken onun nasıl yazdığını değil, nasıl vazgeçmediğini düşünüyorsun.
Yalın bir dil, derin bir içerik. Fikri olan bir kitap bu. Dönemiyle sınırlı değil, insanla ilgili çünkü. Yorgun ruhlara ilham verir, arayışta olanlara yön gösterir. Ne yaşadığından çok, nasıl durduğunla ilgilidir çünkü bazı kitaplar.
Dönüp dönüp okunacaklardan. Ağır bir metin değil, ağır bir anlam. Tavsiye etmem... çünkü bu kitap kendini zaten seçtiriyor.