Sırf gideni değil, dökülüp kırılarak ortalığa saçılmamış eski halinizi de özlüyorsunuz. Acıklı bir seçim bu ama ne zaman birini gerçekten sevseniz, yapmak zorunda kalıyorsunuz. Başkalarına yaklaştıkça kendinizden uzaklaşıyorsunuz. Aşkları, ayrılıkları affediyorsunuz da, sizden bir parça götüreni, hem de aldığı emanetin anlamını, kıymetini bilmeden götüreni bağışlayamıyorsunuz.
Birine kalbinizi açıp içinizi döktüğünüzde, giderken sadece kendini götürmüyor, sanki size ait bir sırrı da yanına alıyor. O zaman artık yalnız bile değil, eksik kalıyorsunuz.
Yaşımdan çok erken çöktüğümün farkındayım ama zaten insanı yaşı değil, hayatı yaşlandırıyor. Bazen yaşadıkları, bazen de yaşayamadıkları. Kuracak hayali kalmayan, otuzunda bile doksanına varabiliyor. Önce ruh pörsüyor, sonra beden de ona uyuyor. Bunu maalesef kendimden biliyorum.
Ne ben eskisi gibiyim artık ne de hayat eskiden önümde
uzanan o uzun, güneşli yol. Yolun gittikçe kısaldığını, göğün usul usul karardığını anlayan herkes gibi, nicedir hep geriye doğru yürümeye, handiyse kaçmaya uğraşıyorum.