Bırak şu maddeyi, boğ şu ölçü dehanı, doy şu fizik ve matematik tecessüsüne, kov şu kemiyet fikrini, dal kendi içine, koş kendi kendinin peşinden, bul onu, bul kendini, bul ruhunu, bul, sev, bil, an, gör, kendi içinde gör Allah'ını. Kendine dön, kendine bak, kendine gel. Aptalca bir konfor aşkından doğduğu hâlde her biri daha korkunç bir dünya harbi hazırlayan teknik mucizelerin yanında, senin iç zıtlıklarını elemeye yarayacak ve seni kendi kendinle boğuşmaktan kurtaracak ruh mucizelerini ara. İnan manevilere ve mukaddeslere, inan! Onlar hakkında bu kadar küçükçe düşünmekten utan!
-Şimdi hatırlıyorum. Ben böyleyim işte: Unuturum. Beni bir doktora götür. Hafızam bir tuhaf benim.
Samim sesini çıkarmadı. Hafıza. İçinden güldü. Bütün suçları yüklenir. Küçük hanımda zeka, ahlak, namus, şeref, kültür, vefa, samimilik ve kadirbilircilik... Her şey tamamdır da bir hafıza eksiktir. Doktordan bir reçete. Beynin yüksek merkezlerini tembih eden küçük bir aktedron komprimesi. O da tamam. Yalancılıktan mazeret aramaya gelince bunamanın hafızadan başladığını herkes unutur. Hatta sahicilerinde bile hafıza rezaletleri en kolay itiraf edilen zaaflar arasındadır. La Rochefoucauld'yu burada hatırlamamak mümkün değil: "Herkes hafızasından şikayet eder, muhakemesinden şikayet eden yoktur."