Ev giderek daha fazla sessizliğe gömüldü,herkes ölümün çıt çıkarmadan gelecek adımlarını bekliyordu sanki. kimse gürültü yapmıyordu.herkes alçak sesle konuşuyordu. Annem neredeyse bütün gece yanı başımdan ayrılmıyordu. Bense Portuga yı unutamıyordum. Kahkahalarını.Farklı telaffuzunu. Dışarıdaki cırcır böcekleri bile sakalının hırş hırş sesini taklit ediyorlardı. Onu aklımdan cikaramiyordum. Acı çekmek ne demekmiş asıl şimdi anlıyordum. Acı çekmek bayılana dek dayak yemek değildi.Ayakta ki cam kesigine eczanede dikiş attırmak değildi. Asıl acı, kalbi baştan aşağı sancılar a boğan,insana sırrını kimselre anlatmadan ölmeyi arzulatan bir şeydi. kolları, başı hep dermansız bırakan, yastıkta öbür yana dönme isteğini bile söndüren bir şey..!!
Sonra yüzümü çevirip şeker portakalımın dalına baktım.
Xururuca.
N' oldu ?
Ağlarsam ayıp olur mu?
Ağlamak asla ayıp değildir,sersem. Niye ki?
Bilmem, henüz alışamadım. İçimdeki kafes bomboş kaldı sanki...