Aşkı șiirlerde, romanlarda olduğu gibi bir parlak yaz gecesinin mehtabında başlayıp sabahında biten bir rüya addedenlerden değildim. Benim için sevmek bir başka insanın vücudundan, ruhundan bir parça hükmüne girmek, onunla beraber gülüp ağlamak, ıstıraplarını paylaşmak demekti.
Kendimi ellerinden kurtarıncaya kadar akla karayı seçtim. Odaya girdiğim zaman vücudum baştan bașa titriyordu. Kaza ile insan öldüren adamlar öyle tahmin ediyorum ki benim bu dakikada hissettiğimi hissederler.
Bugün yeni memuriyetime bașladım. (M...) çok bakımsız kalmış, fakir ve musdarip bir yer... Benim için aramakla
bulunmayacak bir memleket... Belki çocukça bir fikirdir, felsefe kitaplarında yeri yoktur ama, ben, saadeti ikiye ayırırım; bașkalarından alınan saadet başkalarına verilen saadet. Benim için hakikî saadet başkalarına verilen saadettir.
Diplomamı alalı iki ay bile olmadığı halde hayat hakkında epeyce tecrübelere sahip oldum. Mektepten çıktığım gün öyle sanıyordum ki, hangi daireye gitsem, umum müdüre yaldızlı diplomamı göstersem gözü kamaşacak, "buyursunlar efendim" diye derhal baș köșede bana yer gösterecek. Hâsılı, kapanın elinde kalacağım. Fakat, maateessüf, evdeki pazar çarşıya uymadı. Bu iki ayı Nezaret koridorlarında, kapı diplerinde iş dilenciliğiyle geçirdim. Neticede şuna kanaat getirdim ki memuriyet almak için sade diploma yetişmiyor. Ayrıca tavsiye mektupları, selâmlar da istiyorlar.