"Haritalanmamış bir ahlaksızlık çölünde, her esen rüzgara göre sallanan çaresiz bir dal gibisiniz; ne tam kötü olmaya razısınız ne de yaşamayı seçebiliyorsunuz. Kendinize karşı dürüst olduğunuz anlarda kendinizi enayi yerine konmuş gibi hissediyor, bir güceniklik duyuyorsunuz. Hile yaptığınızda korkuyor. utanıyorsunuz. Mutlu olduğunuz zamanlarda neşenizi bozan bir suçluluk duygusu var. Acı çekerken acının en doğal durum olduğunu sanmak, ıstırabınızı daha da çok artırıyor. Hayranlık duyduğunuz adamlara acıyor, onların başarısızlığa mahkûm oldu-ğuna inanıyorsunuz. Nefret ettiğiniz adamlara imreniyor, onları varoluşun ustaları olarak görüyorsunuz. Bir sahtekârla karşılaşınca kendinizi silahlarınız elinizden alınmış gibi hissediyor, kötülüğün nasılsa kazanacağına inanıyorsunuz çünkü ahlak nasılsa güçsüz, nasılsa pratik değil.
"Sizin gözünüzde ahlaki davranış görev, sıkıntı, ceza ve acıdan oluşmuş bir gereksizlik; geçmişinizin ilk öğretmeni ile bugünün ilk vergi tahsildarı arasında bir melez; çorak arazide kendi başına duran, sopasını sallayıp sizin zevklerinizi kovalamaya, kaçırmaya çalışan bir korkuluk... Üstelik zevk de sizin gözünüzde sıvılar içinde boğulmuş bir beyin, akılsız bir yosma, parasını at yarışına yatıran ahmak bir yaratık demek çünkü zevk hiçbir zaman ahlaki olamayacağına göre ancak bunlardan oluşabilir.
"Gerçek inancınızı tanımlarsanız orada üçlü bir lanetleme bulursunuz... Kendinize, hayatınıza, değerlerinize dönük bir lanetleme. Sonunda vardığınız tiksindirici sonuç, ahlakın ka-çamayacağınız bir kötülük olduğundan başka bir şey olamaz.
"Neden gurursuz yaşadığınızı, tutkusuz sevdiğinizi, direnmeden öldüğünüzü merak mı ediyorsunuz? Neden her baktığınız yerde cevapsız kalmaya mahkûm sorularla karşılaştığınızı, hayatınızın niçin imkânsız çelişkilerle