Kendilerine entelektüel seçkinler diyen o özenti çamur yığınına fırlatılmıştı. Sindiremedikleri bir kültürün yanık kalıntıları üzerinde debelenen, başkalarının aklının son ışıklarından beslenen, kendi farklılıklarını aklı inkâr ederek kanıtlamaya çalışan, tek ihtirasları dünyanın kontrolünü ele geçirmek olan bir yığın asalak...
Eğer bir insanı, kendinin tek kaygı merkezi, tüm hayatının tek odak noktası olarak kabullenmen aşksa, o zaman bu kadının beni sevdiği doğru, diye düşünüyordu. Ama eğer aşk, kişinin kendini ve varoluşunu kutsamasıysa, o zaman kendinden nef-ret edenler, hayattan nefret edenler için aşkın tek karşılığı, yok etmeye çalışmaktı.
"Sevgi insanın tartışacağı, akıl yürüteceği, pazarlık edeceği bir şey değildir! Vermek gereken bir şeydir! Hissedilir! Ah Tanrım, Henry, sen düşünmeden hissedemez misin?"
"Hiç yapamadım."
Ben acı çekmenin önemini biliyorum. Acıyla savaşmak, sonra da onu kenara atmak gerektiğini, onu, insanın kendi ruhunun bir parçası olarak kabul etmemek gerektiğini, varoluş üzerinde kalıcı bir yara saymamak gerektiğini biliyorum.