Karbonhidratlar, daha önce de bahsettiğim gibi, özellikle şekerli gıdalar halinde sıklıkla tüketilmekteyse beyindeki ödül sistemini aşırı uyarması ve tat duyumuzun temel ayarlarını değiştirmesi nedeniyle çoğumuzda belirgin bir bağımlılık yaratır. Ani bir şekilde karbonhidrat alımını belirgin düzeyde azaltmak yahut kesmek, bu nedenle hemen tüm bağımlılıkların ortak özelliği olan yoksunluk belirtilerinin de ortaya çıkmasına neden olabilir. Böyle beslenme değişiklilerinde ilk hafta içinde genellikle aşırı açlık nōbetleri, fazla sinirlilik, baş ağrısı ve çeşitli aşırı duyarlılık tepkileri gibi durumların ortaya çıkması sıklıkla gözlemlenebilir. Bunların tamamı, bedenimizin ve beynimizin alışmış olduğu konfor ve haz geleneklerinin dışına itilmesi ve buna ürettiği bazı bedensel (somatik) tepkilerdir. Bunların süresi genellikle on günlük bir dönemi
geçmez ve bunlarla baş edebilmek için bazı basit davranışsal çözümler genellikle yeterli olur.
kan şekerindeki bu ani düşüşler, hipotalamusumuzdaki açlık algılayıcıları için en önemli işaretlerin başında gelir. Böyle şiddetli açlık tepkilerinde ise açlığa dayanmak oldukça zor bir durumdur. Insanlar genellikle bu noktadan sonra dirençlerini kaybederek alışkın oldukları şekilde tekrar yüksek kalorili, bol karbonhidratlı, hızlı doyum ve haz sağlayan besinlere yönelir.
sürekli olarak karbonhidrat ağırlıklı beslenme alışkanlığı olanlarda, yağ parçalamayı sağlayan enzimler nadiren kullanıldıkları için faaliyet yeteneklerini yitirmeye başlar. Hal böyle olunca, açlıkta normal bir mekanizma olan yağ yıkımı devreye girmekte gecikir. Yağlardan gelen böyle bir enerji olmayınca, hızla düşen kan şekeri "el-ayak titremesi" gibi belirtilerle birlikte aşırı açlık hissini ortaya çıkartır
"yüksek enerji gereksinimi" dendiği zaman oluşabilecek bir yanlış anlamayı da peşinen düzeltmeliyim: Beynimiz bedenimizde en yüksek miktarda enerji harcayan organdır fakat harcadığı toplam enerji, 20 Watt'lık bir ampulü yakmaya yetecek düzeydedir ve bu harcamayı bütün gün hemen hemen sabit olarak sürdürür. Öte yandan, beynimizin şu anda bildiğimiz işlevlerini yapabilecek bir bilgisayar tasarlamaya kalkarsak, bu işleri beynimizin yaptığı gibi eş zamanlı yapacak bilgisayarın enerjisini sağlayabilmek için, irice bir kasaba büyüklüğünde bir nükleer enerji santrali kompleksine ihtiyacımız olurdu. Bu anlamda beynimiz, tüm biyolojik donanımımız gibi, enerji etkinliği son derece yüksek bir yapıdır.
Bedenimizde temelde üç tip besleyici biyomolekül yapısına rastlıyoruz: Şeker (yahut karbonhidratlar); protein ve yağ. Karbonhidratlar temelde bedenimizin enerji ihtiyacının hızlı şekilde karşılanmasında kullanılan hazır kıta yakıtlardır. Ayrıca hücre zarından bedenimizdeki dokuların yapısına kadar birçok yerde yapısal eleman olarak da kullanılırlar.
Proteinler esas olarak yapısaldır ve kaslarımızdan hücrelerimizdeki enzimlere kadar hemen tüm yapısal ve işlevsel moleküller bir şekilde protein yapısına sahiptir. Bedenimizdeki kimyasal tepkimeleri hızlandıran enzimler, kullanıldıkça devamlı yeniden üretilen işlevsel proteinlerdir. Yağlar ise yine enerji kaynağı olarak ve yapısal açıdan bol miktarda kullanılır. Fakat yağların enerji açısından farkı, bir enerji depo sistemi olarak kullanılmalarıdır. Bedenimizdeki yağ dokularında biriken yağlar, ihtiyaç halinde parçalanarak bedene enerji sağlamak üzere kullanılır. Yağ hücrelerinin ve yağ moleküllerinin elbette bundan başka vazifeleri de vardır. Mesela o meşhur kolesterol molekülü aslında bir yağ tipidir ve hücrelerimizin zarlarının sağlamlığından sorumlu çok önemli bir moleküldür.
Yağlar gibi enerjiye dönüştürmek amacıyla bedenimizde depoladığımız karbonhidratlar, diğer hayvanlarda olduğu gibi bizde de "glikojen❞ denen bir biçimde depolanır (gliko: şeker, jen: üreten). Glikojen depolarımız ise ağırlıklı olarak kaslarımızda ve karaciğerimizdedir. Enerji ihtiyacı olduğunda bu depolar hızla parçalanarak "glikoz" dediğimiz temel şekere dönüştürülür. Glikoz ise tüm hücreler tarafından kullanılabilen evrensel bir yakıttır.