Ah! Sonsuzluk! Sonsuzluk, devasa çukur, derin uçurumlardan, bilinmeyenin en yüksek bölgelerine tırmanan sarmal; hepimizin, içinde, baş dönmesine kapılmış halde dönüp durduğumuz eski fikir, herkesin içinde taşıdığı uçurum, uçsuz bucaksız uçurum, dipsiz uçurum! İstediğimiz kadar günler boyu, geceler boyu, endişelere gark olmuş vaziyette kendi kendimize soralım: "Nedir bu kelimeler: Tanrı, Ebediyet, Sonsuzluk?" Bir ölüm rüzgarı tarafından sürüklenerek bunun içinde dönüp duruyoruz, kasırga tarafından yuvarlanan yapraklar gibi.
İnsan, dehası ve sanatıyla, daha yüksek bir şeyi taklit eden sefil bir maymundan başka bir şey değil.
Sonsuzlukta güzeli isterdim ve bulduğum tek şey kuşku.
Şayet dünya üstünde ve bütün hiçlikler içinde tapınılacak bir tek inanış varsa; şayet aziz, saf, yüce bir şey varsa; sonsuzluğa ve belirsize karşı hissedilen o ölçüsüz arzuya, ruh adını verdiğimiz o arzuya giden bir şey varsa; o da sanattır.
Diğer bazı zamanlar, deha ürünü eserlerin önünde düşüncelere dalmış şekilde, dehanın sizi, o seslerin mırıltısına bağladığı zincirler tarafından yakalanmış halde, dalkavuk çığlıklara, büyüleyici güzellikler dolu o uğultuya, kalabalığa kurşun gibi şekil veren, kalabalığı ağlatan, inleten, heyecandan tepindiren o güçlü adamların yazgısına imreniyordum. Bunların yürekleri ne kadar geniş olmalı ki içine dünyayı sığdırıyorlar, ve benim doğamda her şey nasıl da düşük yapmış gibi! Güçsüz ve kısır olduğuma ikna olmuş halde, kıskanç bir öfkeye kapıldım; kendi kendime bir şey değil, diyordum, bu kelimeleri yazdıran sadece rastlantıydı. İmrendiğim daha yüksek şeylere çamur atıyordum.