Prometheus

Prometheus
@Prometheus___
Deus, volo te videre me.
Hangi gözün rengi kolay seçilebilir ki. Gözler. Gözler gözler. Gözler gözler gözler. Yüzlerce binlerce sanki yüz binlerce çift göz gördüm. Yüzlerce binlerce sanki insan yüzbinlerce çift göz dikildi gözlerime. Suçlu gözler. Suçluluğu gizlemeye çalışan gözler. Suçsuzluğu haykıran. Yalvaran gözler. Belki de hiçbir suç saklamayan. Ne kafar çok gördüm tanrım. Ne kadar çok gördüm.
Sayfa 45
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Aç gözlerini, zayıf ve kibir dolu insan, toz zerreciğinin üstüne güçlükle tırmanan zavallı karınca; kendi kendine özgür ve büyük olduğunu söylüyorsun, kendi kendine saygı duyuyorsun, hayatı süresince o kadar aşağılık olan sen, ve kuşkusuz alay etmek için, gelip geçen çürük bedenini selamlıyorsun. Ve sonra sanıyorsun ki, büyüklük adını verdiğin bir miktar gurur ve Toplumunun özü olan bu alçak çıkar arasında çalkalanan bu kadar güzel bir hayat, ölümsüzlükle taçlanacak. Sana ölümsüzlük mü; sen ki bir may­mundan daha azgınsın, ve bir kaplandan daha kötüsün, ve bir yı­landan daha sürüngensin? Haydi canım! Maymun için bir cennet yaratın bana, kaplan ve yılan için, hovardalık, gaddarlık, alçaklık için, bencillik için bir cennet, bu toz zerresi için bir ebediyet, bu hiç­lik için ölümsüzlük.
Ve kuşku sonra gelir; söylenmeyen ama hissedilen bir şeydir bu. İnsan o zaman, kumların içinde kaybolan ve her yerde, onu vahaya götürecek yolu arayan, ve çölden başka bir şey görmeyen yolcu gibi olur. Kuşku, hayattır. Eylem, söz, doğa, ölüm, bunların hepsinde kuşku! Kuşku, ruhlar için ölümdür; eskimiş ırklara bulaşan bir vebadır, bilimden gelen ve deliliğe sürükleyen bir hastalıktır. Delilik man­tığın kuşkusudur; hatta belki mantığın kendisidir! İsteyen kanıtla­sın.
Uzun süre, tabutlardaki ölüleri düşündüm, bu halde yerin al­tında, gürültüyle, homurtularla ve çığlıklarla dolu yerin altında ge­çirdikleri uzun asırları, onlar ki çürümüş tahtalarının içinde öyle sakindirler ve kasvetli sessizliklerini bazen düşen bir saç veya biraz etin üstünde kayan bir solucan bozar. Orada nasıl da uyuyorlar, yatmış halde, sessizce, yerin altında, çiçek bezeli çimenin altında! Mamafih kışın üşüyor olmalılar, karın altında. Ah! O zaman uyansalardı, yeniden yaşamaya başlasalar ve ölü çarşaflarını kaplayan bütün kurumuş gözyaşlarını görselerdi, bütün o boğuk hıçkırıkları, yüzlerdeki bütün bitik ifadeleri, terk ederken ağladıkları bu hayat onları dehşete düşürürdü, ve o kadar sakin ve o kadar gerçek hiçliğin içine geri dönerlerdi.
Ebediyet! Ebediyet! Bu her daim sürecek mi? Her daim, sonu gelmeksizin? Ama öte taraftan, kalacak olan, dünyanın kalıntılarının en küçük parçası, ölmekte olan bir yaradılışın son nefesi, boşluğun kendisi bile, var olmaktan bıkmış olacak; her şey mutlak bir yıkımı çağıracak. Bu sonu olmayan şey fikri betimizi benzimizi attırıyor, heyhat! Ve biz o şeyin içinde olacağız, şu an yaşayan bizler - ve bu enginlik hepimizi yuvarlayacak. Ne olacağız? bir hiç olacağız, bir nefes bile değil.