İnsanlar bana gözlerini diktiğinde üzerimde müthiş bir baskı hissediyordum, öyle ki bu gözler bana asla bilmediğim ve engelleyemediğim bir halde bakıyordu, daha ne diyeyim, beni delirtiyordu, çileden çıkartıyordu. Sokaklarda yuvarlanayım, bale adımlarıyla yürüyeyim, göz kırpayım, dil çıkartayım, yüzümü şekilden şekle sokayım... Ama böyle harika davranabilmek yerine şimdi sokakta ciddiyetle yürüyorum. Ve siz de, aman ne güzel, ciddiyetinizi muhafaza ediyorsunuz...
Senden hiç ayrılmamak vardı. Zamanı durdurmak, bütün saatleri parçalamak vardı. İsyan içindeydim. Neydi bu çaresizlik? Bizi çepçevre saran bu dört duvar neydi?
Bir ara Tanrı'yı düşündüm, peygamberleri, dinleri, kitapları düşündüm. Boş inançlarımız mıydı çaresizliği yaratan? O bizim eserimiz miydi? Öyleyse neden bizden büyüktü, güçlüydü?
Bunca yıl neyi aramış, kimi özlemiştim? Mademki benim olmayacaktın neden seni karşıma çıkardılar? Kim yaptı bunu? Bu kötülükler kimin eseri? Tanrı'nın işi yok da bizi mi görsün? Öyleyse kime inanacağız?
O kitaplar ki sabırdan bahsediyor. Ama ne kadar? Nereye kadar?
O dinler ki duadan bahsediyor. Kime, niçin ve ne zaman?
O peygamberler hiç sevmediler mi?
Ben sana inanıyorum kitaplara değil.
Ben seni istiyorum. Dua değil. Sabır değil.
Artık gideceksin, biliyorum, vakit geç oldu. Yatakta izin kalacak, havada kokun ve yastığın üzerinde bir iki tel saçlarından.
Karanlıklar içinde birbirimizi aydınlatıyorduk.
Sağır bir zamandı yaşadığımız. Sağır ve merhametsiz. Kör bir geceydi yumruklayan kapıyı, kör ve dilsiz. Artık hiç sönmeyecektik, biliyordum.