Merhaba, incelememde konuların detaylarına girmeden okuyucuya fikir vermek istedim çok az spoiler içerebilir fakat derinliğe girmemeye dikkat ettim. Keyifli okumalar dilerim.
Uğultulu Tepeler’de hikâye boyunca birçok duygunun sürekli olarak birbirine karıştığını görüyoruz. Mağduriyetle başlayan anlatı, intikam, nefret, aşk ve arzularla iç içe ilerliyor. Birinci nesildeki karakterlerin acıları ve karanlık seçimleri, ikinci neslin hayatını da şekillendiriyor;
İnsanı kötülüğe, hatta şeytanlığa sürükleyen şey umutsuzluk mudur? Yoksa aşkın kişiden kişiye değişen karanlık bir tarafı mı vardır?
Bana göre Heathcliff, aşkı ve arzuları uğruna kendini yetersiz buldu; bu yüzden uzun bir süre herkesle bağını koparıp güçlenmeye odaklandı. Eve döndüğünde gerçekten güçlüydü—ama ne istiyordu? Catherine’i mi? Saygı görmeyi mi? Yoksa yalnızca intikamı mı? Bu kesinlikle tartışmaya açık bir konu.
Dönemin şartlarına objektif olarak baktığımızda, erkeklerden güçlü olmaları bekleniyordu. Catherine de bu gücü Heathcliff’te görmediği için Edgar Linton ile evlenmeyi kabul etti. Bence bunu kendine “Heathcliff için böyle yapmalıyım” diyerek gerekçelendirmesi aslında sadece bir bahane niteliğindeydi.
Bu zinciri başlatan iki kişi, kendi duygusal çatışmalarını sonraki nesle de aktararak çevrelerindeki herkese acı ve zulüm verdi.
Uğultulu Tepeler, bana göre bir aşkın ne kadar absürtleşebileceğinin ve sadece iki kişi arasında yaşanan bu yoğun duygunun iki aileyi nasıl tamamen paramparça edebileceğinin hikâyesidir.