Uzun zamandır kitaplığımda, okunacaklar listesinde bekleyen ama bir türlü başlayamadığım bu kitabı ani bir kararla elime alıp okumaya başladım. Başlarda Frank’in obsesyonları ve ayrıntılarda boğulan anlatımı nedeniyle sıkılıp bırakmak istesem de, içimden “bu kitabı bitireceğim” diyerek devam ettim. Bitirdiğimde ise kendimi “iyi ki bitirmişim” derken buldum.
Frank, başka bir seçeneği olmayan, zorunlu bırakılmış bir bilinçle büyümüştür. Babasının onu bir çocuk olarak değil, bir proje olarak gördüğünü açıkça hissederiz.
Kitap, okuru rahatsız etmek konusunda oldukça iddialı; hatta ilerledikçe insan kendini “Bu kadar suç ne zaman normalleşti, ben ne ara şaşırmamaya başladım?” diye düşünürken buluyor ve bundan dolayı rahatsızlık duyuyor.
Şunu net bir şekilde söyleyebilirim: Eşekarısı Fabrikası beğenilmek kaygısıyla yazılmış bir kitap değil. Çünkü kitabı bitirdiğinizde “oh bitti” demiyorsunuz; asıl sorular kitap bittiğinde başlıyor. Bu yüzden, edebiyatta acı çekmeyi göze alanlara gönül rahatlığıyla öneririm.