Algernon ödül için labirentlerin koridorlarında koşarken; Charlie, zihninin labirentlerinde, şehrin sokaklarında durmadan kayboluyor. Ama en acısı da ne biliyor musunuz? Zamanla o peşinden koşulan "ödül" tüm anlamını yitiriyor. Algernon’a Çiçekler’i okurken yer yer duraksadım, nefes almakta zorlandım. Çünkü kitap bize sadece bir "üstün zekâ" hikayesi anlatmıyor; aklın, insanın ruhunu nasıl çıplak bıraktığını gösteriyor.
Charlie’nin zihni geliştikçe, unuttuğu ya da bastırdığı anıları birer birer yüzeye çıkıyor. Ve o anıların, bir insanın karakterini nasıl yerle bir edebileceğini, geçmişin yükünün bugünü nasıl yıkabileceğini izlemek gerçekten sarsıcıydı.
Buradaki paradoks can yakıcı:
Charlie daha "az" anlarken daha mutluydu belki de. Dünya onun için daha şefkatli bir yerdi. Zekası zirveye ulaştıkça, etrafındaki insanların ikiyüzlülüğünü, acımasızlığını ve en önemlisi de kendi yalnızlığını keşfetti. Algernon’un labirentteki çıkmazı, Charlie’nin varoluşsal çıkmazına dönüştü.
Bilmek her zaman mutluluk getirmez; bazen sadece kaybettiğin şeylerin büyüklüğünü gösterir.