Kelimeleri bükebildiğinizi ve hamurla oynar gibi onlarla oynayabildiğinizi düşünün. İşte Dublörün Dilemması tam olarak böyle bir roman.
Okurken, absürt olan ne varsa başınıza gelebilir hissine kapılıyorsunuz. Hatta bir noktadan sonra normal olanın ne olduğunu sorgulamaya başlıyorsunuz.
Böyle bir his başınıza 41’de 1 gelir.
Murat Menteş’in “saatte 300 km hızla akan romanı”nı dişlerinizi sıkarak değil, sayfaları çevirmeye yetişemeyerek okuyacaksınız. Aforizmaların, benzetmelerin ve zekice kurulmuş cümlelerin altını çizmeden geçmek neredeyse imkânsız.
Absürt mizahı bu kadar dozunda, bu kadar yaratıcı ve bu kadar özgün kullanan romanlara çok sık rastlanmıyor.
Bir gün uyandığınızda, bugüne kadar sergilediğiniz onlarca hâlden sadece birinin maskesini taktığınızı fark etseniz ne olurdu? Belki de hepimiz, kendi hayatlarımızın dublörüyüz.
Yazıyı daha fazla uzatmadan sözü Nuh Tufan’a veriyorum. Yaşadıklarını eminim tüm şeffaflığıyla anlatacaktır.
Çünkü canımın içi, böyle şeyler sadece romanlarda olur.
Bazı insanlar hayatımıza bir ömürlük değil, bir dönemlik girer.
Bazıları bir sebep için, bazıları bir ders için oradadır.
Mel Robbins’in “Bırak Yapsınlar” yaklaşımı tam da bu noktada radikal ama sade bir önerme sunuyor:
İnsanları kontrol etmeye çalışmayı bırak.
Çünkü mesele onların ne yaptığı değil, senin buna verdiğin anlam.
Kitapta asıl kırılma noktası “bırak yapsınlar” cümlesi değil, denklemin ikinci yarısı:
“Kendine izin ver.”
Başkalarının düşüncelerinin, tepkilerinin ya da duygusal manipülasyonlarının hayatını belirlemesine izin verdiğin sürece kontrol sende değildir.
Robbins’e göre sorun “insanlar” değil; onların davranışlarının senin iç dünyanı yönetmesine verdiğin görünmez onaydır.
Ve çoğu zaman bu izin farkında olmadan verilir.
Birinin küsmeleri, mağduru oynaması ya da öfke patlamaları karşısında kitabın önerisi nettir:
Bırak yapsın.
Bu cümle kayıtsızlık değil; sınır koyma pratiğidir.
Bir yetişkinin duygularını yönetmek senin sorumluluğun değildir.
Robbins’in güçlü metaforlarından biri ise şu:
Karşındaki öfkeli yetişkinin içinde, duygularını regüle edemeyen sekiz yaşında bir çocuk hayal et.
Bu perspektif değişimi korkuyu azaltır, şefkati artırır.
Tepki yerine bilinçli mesafe doğar.
Akıldışı Ama Öngörülebilir
Akıldışı Ama Öngörülebilir ilk bakışta akademik ve kuramsal bir metin gibi görünse de, aslında gündelik hayatımızın tam ortasında duran bir kitap. Sosyal bilimlere ilgi duyanlar için güçlü bir zihin egzersizi; insan davranışını anlamak isteyenler için ise adeta bir rehber.
Kitabın merkezinde davranışsal iktisat var.
Ama bu kavram kuru bir teori olarak sunulmuyor. Aksine, her gün verdiğimiz kararların arkasındaki görünmez mekanizmaları tek tek ifşa ediyor.
Biz çoğu zaman kendimizi rasyonel sanırız.
Minimum maliyet, maksimum fayda.
En az zarar, en çok kazanç.
Oysa gerçek çok daha karmaşık.
Kararlarımız “öylesine” verilmez.
Hatalarımız tesadüf değildir.
Seçimlerimiz sandığımız kadar özgür değildir.
Her davranışın bir nedeni vardır.
Ve en çarpıcı olan şu: Bu nedenler öngörülebilir.
Peki madem bu kadar öngörülebilir, neden aynı hataları tekrar tekrar yapıyoruz?
Neden kendi irrasyonelliğimizi fark edemiyoruz?
İşte kitap tam burada devreye giriyor ve zihnimizin oyunlarını bize gösteriyor.
Genç ve yazarlığa tutkulu Juniper’ın, talihsiz bir olay sonrası ölen, güzel ve başarılı — kendisinin asla rekabet edemediğini düşündüğü — yazar arkadaşının eserini sahiplenmesiyle başlayan bir hikâye…
Çalıntı söylentilerinin gölgesinde piyasayı alt üst eden ve çok satanlardan düşmeyen bir roman çıkarıyor. Ama kitabın yayımlanmasıyla birlikte linçler başlıyor. Sosyal medya saldırıları, yayıncılık dünyasının ikiyüzlülüğü ve görünmeyen güç savaşları arasında Juniper panik ataklarla mücadele etmeye başlıyor.
Yaşadığı şöhret ve ün, ona göre hak ettiği bir mertebe.
Peki gerçekten öyle mi?
Yazmayı seven herkesin okuması gereken bir kitap. Çünkü yazıyla iz bırakmayı düşleyen, ölümsüzlüğü arzulayan herkes için ortak bir karanlık noktaya dokunuyor:
Hiçbir şey yazıldığı gibi masum değildir.
Yazarak bir başkasının dünyasına girer ve onun sınırlarını zorlarız. Okurun kendini çıplak ve savunmasız hissetmesi belki de edebiyatın en temel yapı taşıdır. Gerçeği eğip bükmeden, olduğu gibi yazmak kolay değildir. Freud’un gerçekliği yansıtmak konusundaki şüphelerini düşününce, belki de en saf haliyle bir günlük bile tutamayacağımızı kabul etmek gerekir.
Juniper’la birlikte kitabı okurken bir noktada onun suç ortağına dönüşüyor ve bu suç ortağına sempati duyduğunu fark ediyorsun.
Ve kitap bittiğinde zihinde tek bir soru kalıyor:
Ya Juniper Song haklıysa?
Sarı YüzR. F. Kuang · İthaki Yayınları · 202513,3bin okunma
Evet ben feministim diyip kitabı yarım bıraktım. Emeğine sağlık Virginia.
Aklımda kalan tek şey, gizlenmiş ve karmaşık bir öfkenin basit ve açık bir öfkeden daha tehlikeli oluşu.