İnsanların yaşamış olmaya bile değmeyen önemsiz olaylardan oluşan dağları belleklerine neden yığdıklarını ve neden onları yüz defa belki de daha fazla eşeleyip durduklarını ve sanki yaşamaya değmiş bir yaşamın kanıtı olmaya uygunlarmış gibi sunduklarını anlayamıyorum.
Gençliğimde, genç insanların çoğu gibi ben de genç ölmem gerektiğine inanmıştım. İçimde öyle çok gençlik, öyle çok başlangıç vardı ki, ancak şiddetli ve güzel bir son düşünülebilirdi; ben yavaş yavaş ölüp gitmek için yaratılmış değildim, çok iyi biliyordum bunu.
1970'li yıllarda Norveç'in başkenti Oslo'da Fagerborg Lisesi'nde öğretmen olan Elias Rukla'nın hissettiği yalnızlıkla tam bugün benim hissettiğim yalnızlığın birebir aynı olması yüzüme bir tokat gibi çarptı.
Dönem rutinlerinden biri olan Yaban Ördeği kitabını ögrencilerine anlattıktan sonra dersten çıkıp yaşadığı küçük bir kriz anıyla tüm hayatı deyim yerindeyse film şeridi gibi gözünün önünden geçen Elias tam da bizden biri gibi, hani bazen sabah uyanıp halının desenlerini incelerken yaptığımız iç tahlil misali.
Zaman mekan farketmeksizin gün geçtikçe yalnızlaşıyoruz ama böyle harika kitaplar sayesinde ilişkide bulunduğumuz eş, arkadaş, çocuk ve aile kavramlarını süzgeçten geçirerek kaliteli bir çevre yaratabiliriz. Karakter tahlili üzerinden 10, bazen bu tahlil yüzünden konudan uzaklaşılmasına 6. E madem ortada buluşalım, 8 olsun bizim olsun...