Biz gençler, şimdi de muallim mektebi dershanelerinin duvarlarına asılan haritaların başına toplanıyorduk. Bu haritaların üstünde yeni Türk vatanının sınırlarını çizmeye çalışıyorduk. Osmanlı Afrikası, Yemen'ler, Hint'ler, Bosna Hersek'ler artık gözümüze görünmüyordu.
Bir elimizi Balkan geçitlerinin, Tuna Meriç havzalarının üzerine koyardık. Sonra diğer elimizi Kırım'ı, Kafkasya'yı, Başkırdistan'ı, Türkistan'ı sıralayarak Altaylara, Çin Türkistanı'na, Çangariye'ye, Altın Dağ'a uza tırdık:
- Buraları hep bizim!
derdik. Buraları hep biz kurtaracaktık. Rumeli'de sınırlarımız, gerçi bi zim mektebin kapısından iki kilometre ileride, Edirne'nin şehir istasyo nunda bitiyordu. Ama bu bizim gözümüze görünmüyordu. Bizim gözümüz dünyanın öbür ucunda, Kafkasya'larda, Türkistan'larda, Çin sınırlarındaydı. Oralara gidecektik. Köylere, avullara, obalara, koşacaktık.
Elde asa ayakta çarık, sırtta kitap çantalarını Anadolu'ya, Azerbaycan'a, Türkistan'a taşıyacaktık ...
Yakın mazi artık kasvetli bir rüyaydı. Hakikat, yalnız istikbaldeydi.
Ve aradığımız su, orada önümüzde parlıyordu ...