Yazarımızın ilk kitabını da (sondan birkaç öykü hariç) okumuştum. Baykuş Avazı ile birlikte rahatlıkla söyleyebilirim ki; tekinsiz, karanlık, katmanlı ve derin imgesel evren, artık Gülnaz hocanın kendi üslubu ve kimliği haline gelmiş. Vermek istediği mesajı doğrudan anlatmayıp öylesine zarif bir şekilde "gösteriyor" ki; bunu yaparken duyulardan, eşyalardan, hayvanlardan ve büyülü gerçekçilikten ustalıkla yararlanıyor. Kitabın son bölümünde azalan imgelerle nefes alıyorsunuz.
Bu kitapla birlikte, grotesk kavramını her yönüyle ve tam manasıyla öğrenmiş oldum. Metinlerin derin karanlığından bahsederken şunu da eklemeliyim: Yazar, anlatıyı beslemek için yer yer yerel ögeleri, geleneksel ritüelleri, yemekleri ve hatta mizahı kasıtlı bir şekilde kullanıyor. Karakterlerin travmaları üzerinden kurulan bu derinlik, onları okuyucunun zihninde ölümsüz kılıyor. Bazı öyküler insanın en yaralı, en zayıf ve en gizli yönlerine dokunuyor.
Etrafımızda olup biten sarsıcı olayların imgesel olarak nasıl kaleme alınabileceğine dair aradığım tüm cevapları bu kitapta buldum. Özellikle hayvan imgeleri üzerinden karakter inşası, benim için yazarlık anlamında tam bir ders niteliğindeydi. Duygular o kadar gerçekçiydi ki; kendini yiyip bitiren karaktere üzülürken, ilk öyküdeki Süleyman’ın gözlerini sahiden oymak istedim.
Gazze’ye ithaf edilen "İhbarname" öyküsü; maskeler, karpuz dilimleri, zeytin, incir ve tüm çaresizliğe rağmen kaybedilmeyen umutla hafızamda sarsıcı izler bıraktı. Kitaba adını veren baykuşun yer aldığı "Damların Efendisi" öyküsündeki ayna metaforu ve karakterin kimlik arayışı, ardından sonuna hüzünlendiğim "Horoz Bünyamin"... "Tuz Süt Yumurta" öyküsündeki Meryem ve anlatıcının ona tuz vermeyerek aslında kendi sonunu hazırlaması... Ve son öyküdeki kardeşin ölümsüzlüğü... Tüm