dünyanın küçük tanrısı hep aynı halde gene ilk günkü gibi şaşılacak tabiatta. eğer ona göklerin nurundan bir ışık bahsetmiş olsaydın, herhalde biraz daha iyi yaşayabilecekti. o buna akıl diyor ve bunu ancak bütün hayvanlardan daha hayvanca davranmak için kullanıyor.
ve en nihayet dünya dışında ki sürgünlerimizde gördüğümüz insanlar, çocuksu ve obezdirler, ekran arayüzleri aracılığıyla etkileşir, kocaman motorize sandalyelerde taşınır ve fincanlardan aralıksız bir şeyler yudumlarlar.
son otuz yılı aşkın zamandır, kapitalist gerçekçilik, sağlık ve eğitim de dahil, toplumdaki her şeyin bir şirket gibi yönetilmesi gerektiğinin apaçık olduğu bir ‘iş ontolojisini’ başarıyla yerleştirdi. brecht’ten foucaultve badiou’ya dek, tüm radikal kuramcıların ileri sürdüğü gibi, özgürlükçü siyaset daima bir ‘doğal düzen’ görünümünü yıkmak, zorunlu ve kaçınılmaz olarak sunulan şeyin bir olumsallıktan ibaret olduğunu ortaya çıkarmak zorunda kalır, tıpkı önceden imkansız diye bir kenara atılanın ulaşılabilir olduğunu göstermesi gerektiği gibi.
benim anladığım haliyle kapitalist gerçekçilik, sanata veya reklamcılığın işlediği yarı-propagandist yöntemle sınırlanamaz. daha çok, yalnız kültürün üretimini değil aynı zamanda iş ve eğitimin düzenlenmesini koşullayan ve düşünce ve eylemi kısıtlayan bir çeşit görünmez engel gibi hareket eden yayılgan bir atmosfere benzetilebilir.