Vince hayata tapardı; işsiz, hasta,sersefil dahi olsa, sadece var olmayı, yeryüzünde olmayı, sabah uyanıp akşam yatmayı, rüzgârın esmesini veya güneşin parlamasını, yağmurun usul usul ya da bardaktan boşanırcasına yağmasını dünyanın en muhtesem armağanı olarak görmüştü her zaman.
Insan beş buçuk yaşında ne düşünür ki? Maziyi düşünmez herhalde henüz. Hatırlamakla zehirlemez aklını. Olup bitmiş ile değil olacak olanla ilgilenir. Hatırlamaz, hayal kurar.
Hayatı, gideceğini başından beri bildiğim ama için için beni bırakmayacağını ummayı seçtiğim bir serserinin rüzgarına kapılır gibi yaşadığımı ancak o zaman kavrayabildim. Onu sandığımdan fazla önemsediğimi de.
Ruhunuzu ele geçiren zifiri karanlığa diri diri gomülmeye niyetiniz yoksa, kendi ölümünüze fazla kafa yormaz o kapınızı çalmadıkça bizzat gidip hatırımı sormazsınz. Hayatta bazı şeylerin varlığı, uzun boylu düşünmemek kaydıyla kabul edilir. Ben de er geç ikametimi tahtalıköye aldıracağımi bilsem de, malum akıbeti yok sayarak yaşamaya çalışıyordum.
Yaşamaya çalışmak; biz ölümlülerin ekseriyetle yaptğı bu.